HayirseverliĞİn nobel’İ carnegie koç Aİlesi’Nİn hayırseverliğin “Nobel”i Carnegie Medal of Philantropy (Carnegie Hayırseverlik Madalyası) vkv’nin 40. yılında Koç Ailesi ile ilk defa Türkiye’de! hayirseverliĞİn nobel’İ İle gururlandik




Yüklə 282.93 Kb.
səhifə6/6
tarix27.04.2016
ölçüsü282.93 Kb.
1   2   3   4   5   6

Yeni bir projeniz ya da serginiz olacak mı yakın zamanda?

Şu anda konuşurken aklıma geldi aslında. Kedinin o kadar çok fotoğrafını çekmişim ki… Sadece fotoğraflardan bir sergi yapayım ve adını “Onu çok özlüyorum” koyayım istiyorum.




OPET’TE BİR HANIMELİ
Kırşehir Opet bayilerinden Gökçe Petrol’ün işletmecisi Hülya Coşkuntuna, hemcinslerinden farklı bir iş kolunda faaliyet gösterse de kendisini işine adapte etmeyi ve çevresine de bunu kabullendirmeyi başarmış.
Emeklilik yaşında iş yaşamına atılan Hülya Coşkuntuna, bir akaryakıt istasyonuna kadın eli değdiğinde ortaya çıkabilecek manzaranın en güzel örneğini sergiliyor.

Opet Bayisi Gökçe Petrol Ticaret ve Sanayi Kollektif Şirketi sahibi Adnan Coşkuntuna ve şirketin hem ortağı hem de işletmecisi Hülya Coşkuntuna ile Kırşehir’de evleri gibi benimsedikleri iş yerlerinde buluşuyoruz. Orada akaryakıt istasyonu imajından çok bir evde karşılaşılabilecek türden temizliğe ve düzene şahit oluyoruz. Bir akaryakıt istasyonunda kadın yönetici olmayı, Opet markasını ve Koç Topluluğu’nun kendilerine katkılarını Hülya Coşkuntuna’ya, bir kadın yöneticinin bir işyeri için önemini de Adnan Coşkuntuna’ya sorduk. Coşkuntuna ailesinin misavirperliği ve Hülya Hanım’ın el hüneriyle hazırladıklarıyla Kırşehir damağımızda başka bir tad bıraktı.


Hülya Hanım bir kadın olarak akaryakıt sektöründe nasıl yer aldınız? Bize bu hikâyeyi anlatır mısınız?

1976’da bankacılığa başladım, 1978’de ise işimden ayrıldım. Daha sonra evlendim ve 3 kızım oldu. Onları büyüttüm. 1990’lı yılların başına kadar çalışmadım. Ama bu süreç içerisinde hep çalışmayı istemiştim. Sadece tüketici olmak istemiyordum. O dönemde de eşim ortağıyla beraber otel işletmeciliğine başlamıştı. Önce o otelin hem lokanta hem de konaklama kısmı ile ilgilendim. 5 yıl oteli çalıştırıp kendimi kanıtladım. Daha sonra otel ortaklığımız sona erdi. Bu sırada da benzin istasyonumuz kurulma aşamasındaydı. Ben de iş hayatıma burada devam etmeye karar verdim.


Gelen tepkiler ne yöndeydi?

İlk zamanlar bir kadının burada çalışamayacağı şeklinde eleştiriler aldım. Arkadaşlarım bile emeklilik yaşımda böyle bir işe koyulmamı eleştirdiler. Ama ben giyimimle, kuşamımla, insanlara yaklaşımımla kendimi buraya adapte ettim. Burası artık Adnan Bey’den çok benim istasyonum olarak anılıyor. Hatta buraya ‘Hanım’ın Yeri’ dediklerini duyuyoruz. Artık hep olumlu tepkiler alıyorum. Buraya bir kere gelen müşteri, hanımını benimle tanıştırmak için bir kez daha geliyor. Bir anlamda örnek de gösteriliyorum.


Müşterilerin sizi kabullenme süreci nasıl oldu?

H.C: Ben ilk zamanlarda müşteriler ile konuşurken utanıyordum. Müşteriler de hesaplarına benim değil de Adnan Bey’in bakmasını istiyordu.

A.C: Ama daha sonra ise Hülya Hanım benim hatalarımı bulmaya başladı ve müşteri artık hesaplara onun bakmasını istiyor.
Sizi başarılı kılan unsur ‘aile şirketi’ olmanız olabilir mi?

H.C: Evde oturup da kazanılmış parayı harcamak bana göre değildi. Eşim de bunu bildiği için iş hayatına atılmak istediğimde bana çok destek oldu. Bugün bile yaptığım işlere çok fazla karışmaz. Birçok konuda fikrimi alır ve “Burası Hülya Hanım’ın, onun sayesinde burası bugünlere geldi” der. Kızlarım da çalışmam konusunda bana destek olurlar. Bir anlamda aile şirketi olmak evet en önemli katkı oldu bizim için.

A.C: Bir işyerinde hanımın çalışması herkese nasip olmayacak bir mucize. Hülya Hanım hiç boş durmaz. Burasını evi gibi görür. İstasyonumuzu beğenmeyen yoktur. Bu nedenle Opet’i sadece Orta Anadolu’da değil tüm Türkiye’de de en iyi temsil eden işletme olduğumuzu düşünüyorum.
Kadınların duygusal olmasının yönetime de yansıdığı, bunun bir işletme için bazen avantaj bazen de dezavantaj olduğu söylenir. Sizin için hangisi geçerli?

H.C: Daha çok avantajı olduğunu düşünüyorum. Örneğin Adnan Bey bana göre daha katı bir insandır. Burada Adnan Bey baba ben de anne rolündeyim. O kızdığında, ben evlatlarımın tarafını tutarım. Her şeyi ve herkesi karşınıza alamazsınız. Yeri geliyor kendi çocuklarımızın da hataları oluyor. Ben çalışanlarımın hepsini çocuklarımın yerine koydum. Bugüne kadar yaptıklarımı da hep onları gözeterek yaptım.


Eşiniz ve çocuklarımız dediğiniz çalışanlarınızla beraber burada bir gününüz nasıl geçiyor?

H.C: Sabahları Adnan Bey hesapları kontrol eder. O sırada benim işim de bir çalışanımızla kahvaltı hazırlamaktır. Çalışanlarımızın tümüyle beraber kahvaltımızı yapar, sohbet ederiz. Herhangi birimizin duyduğu gelişmeleri, müşteriler ile ilgi ya da daha farklı konuları paylaşırız. Öğlen yemeğini de burada yeriz. Genelde yemekleri ben hazırlarım. Öğleden sonra da çevre düzenlemesi ile ilgileniriz. Yaz günleri gece 12’ye kadar burada bulunduğumuz olur. Tanıdıklarımız gelir, onlarla sohbet ederiz.


Kadın olmanızın çalışanlarınız üzerinde nasıl bir etkisi oluyor?

H.C: Çalışanlarım ile beraber olmaya, onlara bir şeyler katmaya gayret ediyorum. Şu an 5 çalışanımız var. Giyimlerine, diş fırçalamalarına ve tıraş olmalarına kadar onların iyiliği için olan her şeye karışıyorum. Ben onlara bir anneyim. Onlar da bu durumdan mutlular. Onların hareketlerinden de bu anlaşılabiliyor. Örneğin ben titiz bir insanım, temizliğe önem veririm. Çalışanlarım da bunu bildikleri için ellerinde bez ile sürekli toz alırlar. Ben mutluyum, onlar da mutlular. Benim hiçbir istasyonda olmadığını düşündüğüm bir uygulamam var. Burada bir çamaşır makinemiz bulunuyor. Bu makinede çalışanlarımızın iş kıyafetlerini düzenli olarak yıkıyoruz. Çünkü onların temizliği bizim için çok önemli.


Diğer bayilerden başka nasıl farklılıklarınız var?

A.C: 1994 yılından beri sürekli çalışan bir çay ocağımız var. Önümüzdeki yeşil vadiyi deniz olarak hayal ediyoruz. Buraya gelen müşterilerimizde de aynı şekilde düşünüyor. Müşterilerimiz buraya gelince hiçbir benzin istasyonunda olmayan huzuru buluyorlar.

A.C: Çevre düzenlememiz, tuvalet temizliğimiz, hizmet anlayışımız ile müşteri memnuniyetini en üst safhada tutmayı hedefliyoruz. Şehirlerarası bir noktadayız. Bu nedenle de sadık müşterilerimiz bu yolu kullananlardan oluşabiliyor.

Yıkama istasyonumuz ve ikramlarımız mevcut. Bir de Opet’in kalitesini bilen bilinçli müşteri bizi tercih ediyor. Bir gelen müşteri bir kez daha geliyor. Opet Kart gibi uygulamalarımız sayesinde müşteri memnuniyeti her geçen gün daha da artıyor.


Diğer bayiler ile tanışmanız ve hizmetlerinizi paylaşmanız için en uygun platformlardan bir tanesi Anadolu Buluşmaları… Siz bu toplantıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

A.C: Bu buluşmalar bizleri rahatlatıyor, stresimizi azaltıyor. Diğer bayileri ve yeni insanları tanıyoruz. Bu toplantılar sayesinde önümüzü görmeye çalışıyoruz. Toplantılarda, Koç Topluluğu’nun önümüzdeki dönemde neler yapacağını bizlere açıklıyorlar. Ayrıca bizlerin yapması gerekenlere ışık tutuyorlar. Geçen yıllarda katıldığımız bir toplantıda bizlere içinde olduğumuz dönemde akaryakıt sektörünün daha farklı konum aldığı, kazancın eskisi kadar olmayacağı, paramıza sahip olmamız ve sermayemizi yükseltmemiz gerektiği söylendi. Bize bazı tavsiyelerde bulunuldu. Bütün bunlar ekonomik krizden 1 yıl önce oldu. Sonuç ortada; krizde satışlar azalsa da ayaktayız. Bu tip toplantılar ve bilgi paylaşımları sayesinde de ayakta kalmaya devam edeceğiz.


Kriz demişken, satışları artırmak ve ekonomiyi canlandırmak adına KDV ve ÖTV indirimleri yapıldı. Bu sayede de araç sayısı da arttı. Bu akaryakıt sektörüne ve Gökçe Petrol’e nasıl yansıdı?

A.C: Kriz ekonomiyi sarstı ama bir gün mutlaka düzelecek. KDV ve ÖTV indirimleri otomotiv sektörüne araç satışlarının artışı olarak yansıdı. Bence bu artış yüzde 10 oldu. Araç satışındaki bu artış sektörümüze de yüzde 10 olarak yansıyacak. Biz de bu yüzde 10 içerisinden payımıza düşeni alacağız. Kısacası indirimlerin ve artan araç sayısının bizi de olumlu etkileyeceğini düşünüyoruz. Umutluyuz ve yatırımlarımıza da devam ediyoruz.



YÜZLERDEKİ GÜLÜMSEME SEBEBİ…
Bazı insanların ismi yüzünüzde bir gülümseme sebebi olabilir. Sunay Akın da o isimlerden biri...

Şiirleri, geçmişten günümüze köprü kuran öyküleri, gösterileri ve kurduğu Oyuncak Müzesi ile hep hayal gücüne seslenir Sunay Akın. Kimi zaman Kız Kulesi’ni içi süt dolu bir biberona benzetir ya da Almanya’dan Nazım’a uzanan bir serüveni gözler önüne serer… Kimi zaman ise dünyanın bütün oyuncaklarını toplar ve bir müze kurar, Oyuncak Müzesi’ni… Sunay Akın’la hayallerin cisimleştiği hatta çocukların evleri gibi yaşamak istediği Oyuncak Müzesi’nde bir araya geliyoruz. Şimdi sözü erbabına yani Ford ile Yollarda’nın bu ayki konuğu Sunay Akın’a bırakalım ve onun anlattıklarını dinleyelim.


Size baktığımızda sevgi dolu bir çocukluk geçirdiğiniz hissi uyanıyor bizlerde. Nasıl bir çocukluk geçirdi Sunay Akın? Yaramaz mıydı?

Yaramaz değil, çok şanslı bir çocuktum. Ben yaşadığım anın mutluluğunu hisseden biriyim. Çocukken de öyleydim. Annem sofrayı hazırlarken mutlu olurdum. Karnım doyacağı için değil, birazdan babam gelecek ve hep birlikte yemek yiyeceğiz diye. Saatli Maarif Takvimleri vardı mesela... O takvim yapraklarının ardında şiir ve öyküler olurdu. Her akşam o yapraklardan birini koparıp onları okumak beni mutlu ederdi. Her ay fasiküller hâlinde verilen ansiklopedileri almak ve sonra onları ciltlettirmekten mutlu olurdum. Dijital fotoğraf makineleri yoktu. Çektiğim fotoğrafları fotoğrafçıya verip iki gün tab olmasını heyecanla beklerdim. Çıkan fotoğrafları aile albümüne yerleştirmek gibisi yoktu.


İnternet sitenizin giriş sayfasında güzel bir hikâyeniz var. Orada babanıza minnetinizi, belki de en öz şekliyle anlatmışsınız. Babanızın hayatınızdaki rolü nedir?

Babam bir terziydi. Zamanla terzilik ortadan kalkınca o da bir konfeksiyon mağazası açtı. Mal almak için İstanbul’a giderdi yılda iki, üç kez. Her döndüğünde bavulundan oyuncak çıkan bir adamdı babam. Ve oyuncakları bir an önce bize vermek için, daha ayakkabılarını çıkarmadan kapıda açardı o bavulu. Şimdi anlıyorum ki bütün oyuncakları kendine alırmış aslında…


Hem size hem de kendisine galiba…

Daha da ileri gidelim. Babam ve annem çocukları okusun diye İstanbul’a gelen bir aile... İstanbul’a yerleşmeden önce 5 yıl boyunca yazları bizi İstanbul’a getirdiler, alışalım diye… Ve babamın İstanbul’da bizi ilk götürdüğü yer neresi biliyor musunuz?


Neresi?

Arkeoloji Müzesi… Ve bunu yapan adam ilkokul mezunuydu. Buna rağmen o müzede yazılanları büyük bir hevesle bize okurdu. Hep bir öğrenme sevgisi, aydınlanma tutkusu içindeydi. Müzeyi gezdikten sonra Trabzon’a döndük ve ben bir oyun keşfettim. Evde büyük bir çekmeceyi alıyordum, içine annemin eşyalarını koyuyordum ve müzecilik oynuyordum. Benim kurduğum ilk müze galiba oydu.


Bu bir tutku galiba!

Evet. Müzeleri çok severim, hiç çıkmak istemem. Mesela Paris’e dördüncü gidişimde Eyfel Kulesi’ne ilk defa çıktım. Çünkü daha önceki ziyaretlerimin hepsinde müzeleri geziyordum. Bütün o kitaplarda okuduğum, resmini gördüğüm, bilgisine sahip olduğum ve hatta duyduğum sanat eserlerine görmek beni çok heyecanlandırıyordu. Uzayda yolculuk yapmak gibiydi benim için müzelerde dolaşmak.


Peki, oyuncak müzesi kurma fikri nereden geldi aklınıza?

Nünberg’e davet edilmiştim. Kentte bir oyuncak müzesi olduğunu duydum. Başka programlarım olmasına rağmen tüm gün o oyuncak müzesinden çıkamadım, çünkü çok etkilenmiştim. Başka nerede oyuncak müzesi var diye araştırdım. Pek çok yerde vardı. Stockholm’den Berlin’e, Londra’dan Lizbon’a, Zürih’ten Prag’a hatta Japonya’da bile vardı. Hepsini gezdim. Gezerken içimden hep neden bizde yok diye geçiriyordum. Nünberg’deki oyuncak müzesinde hayran hayran dolaşmak, bu müzenin oluşumunda kovaya düşen ilk damlalardı.


İlk oyuncağınızı ne zaman aldınız?

Müze kurmak amacıyla ilk oyuncağımı Berlin’de bir antikacıdan aldım. Oyuncak beyaz bir attı. Dedim ki o at beni Oyuncak Müzesi’ne götürecek…


Ve götürdü de… Peki, Oyuncak Müzesi özeline baktığınızda ziyaretçi profilini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Duyarlı tüm aileler, okullar, öğretmenler çocuklarıyla, öğrencileriyle burada. Bir toplumda kadınlar çok önemli. Ben burada bunu anladım. Bir toplumun geleceğini aydınlatan kadınlardır, çünkü çocuklarını buraya getirenlerin çoğunluğu kadınlar. Duyarlı babalar da var. “Çocuk istedi, geldik” diyerek müzeye gelen babalar da var, ama müzede ruhunu yıkayan, kendi çocukluğuyla buluşan ve duygulanan babalar da gördüm. Anneler çocuklarının aydınlanması konusunda çok daha bilinçliler. Bu yüzden de çocuklarının bir şeylerin farkında olan insanlar olmasını çok daha fazla istiyorlar.


Geniş kitlelere önemli sanat eserlerini sergilemek, yeri geldiğinde sanayinin temelini oluşturan öğeleri orada görmek ve tanımak, her yaştan insan için önemlidir diye düşünüyoruz. Aynısı oyuncaklar için de geçerli… Bu anlamda müzeyi kurarken aklınızda olan amaca ulaştığınızı düşünüyor musunuz?

Tabii. Oyuncak Müzesi’ne gelen her ziyaretçi buraya olan ilgiyi artırıyor. Oyuncak Müzesi kendini çok geliştirdi. Dünyada 150 tane oyuncak müzesi varsa biz ilk 5’in içinde yer alıyoruz. Bunu içinde sergilenen eserler, sergilenme biçimi ve müze etkinliklerini göz önüne alarak söylüyorum. Zaten 2010 yılında Avrupa’nın En İyi Müzesi Ödülüne adayız. Geçtiğimiz günlerde denetleme geçirdik. Ve gelen jüri çok olumlu düşüncelerle buradan ayrıldı.


Oyuncak dünyasına dalan herkes kendisinden bir şeyleri mutlaka orada bulur. Müzenizi ziyaret ettikten sonra size ilginç anekdotlar ileten kişiler oluyor mu?

Olmaz mı! Ziyaretçi defterimizde yazılanlar benim en büyük hissi senedimdir. Benim hisse senedim yok ama hissi senedim çok. Ve ben çok zenginim. Ama yaşadığım bir anı var ki hiç unutamıyorum. 5 yaşında bir çocuk anne babasının elinden tutarak müzeden çıkarken “Anne biz bu eve taşınalım mı?” diye sordu. Bu çok büyük bir mutluluktu benim için.


Elinizde Ford-T modeli bir otomobil olduğunu görüyoruz…

Oyuncak aslında üretildiği dönemin de tanığıdır. Oyuncak Müzesi’nde sanayi devriminin izlerini de görüyorsunuz. Otomobillerin, uçakların, trenlerin ya da gemilerin gelişim evrelerini görüyorsunuz. Örneğin Ford’un ünlü T modelinin kondisyonuna ve güzelliğine bakar mısınız? Bu otomobili değerli kılan bu kondisyonda olması… Gerçek T model bir Ford bulabilirsiniz ama oyuncağını bulamazsınız. Bu yüzden Türkiye’deki en değerli Ford bende….


Peki, gerçek arabalarla aranız nasıl?

Oldukça iyi. Mesela insanların birbirine yol verdiği yerlerde araba kullanmayı seviyorum. Bizde trafik maalesef yer vermemek üzerine kurulu…


Ya teknik özellikler?

Otomatik vites benim için önemli. Ayrıca konforlu otomobilleri seviyorum. Malum biraz enli bir insan olduğum için oturduğum yerde rahat etmeyi seviyorum. Mesela Ford Fiesta’nın çok konforlu ve geniş bir otomobil olduğunu görüyorum.


Bir otomobile baktığınızda aklınıza gelen bir hikâye var mı?

Bir tek şey aklıma geliyor. Ben otomobil yaptım. Jet-Model diye bir oyuncak vardı, Anadol marka bir modeli vardı. Tahtadan yapılırdı, içine motor konulurdu ve o motor çalışırdı. Anadol marka araba giderdi yolda. O oyuncak şu anda müzede sergileniyor.




KÜÇÜK CESUR BİR YÜREK : TUTYA
Tutya henüz 10 yaşında… Ama yaşından büyük hayalleri var. Bir yandan bebekleriyle oynuyor bir yandan da 2016 yılında gerçekleşecek Olimpiyat Oyunları’nda jimnastikte altın madalyayı hedefliyor.
İsmini 2000 metre yüksekliğindeki Karadeniz yaylalarında yetişen bir çiçekten alıyor Tutya. Babasının dediğine göre Karadenizli olup da bu çiçeği bilmeyen, bu çiçeğe hayran olmayan kimse yok… Tutya da aynı isminde olduğu gibi zirvelerde dolaşacak gibi görünüyor. Bugüne kadar başardıkları bunun en önemli göstergesi. Ama onun için önemli olan asıl bundan sonrası… Türkiye tarihindeki en başarılı jimnastikçi olan Tutya, 2016 Olimpiyatları’nda altın madalyayı ekol ülkelerin elinden almak istiyor. Bunun için 4 yaşından beri her gün çalışıyor. Şu anki çalışma saatleriyle Tutya, yılda 2000 saat antrenman yapıyor. Kış aylarında günde ortalama 6, yaz aylarında ise 8 saat çalışıyor. Yıllık gün ortalamasında ise bu 6.7 saat olarak ortaya çıkıyor. Bu rakam dünya standartlarının üzerinde kabul ediliyor.
Cıvıl cıvıl küçük bir kız…

Tutya hakkında birçok soruya cevap alabilmek için ilk günden beri antrenmanlarını sürdürdüğü Bağlarbaşı Spor Salonu’nun yolunu tutuyoruz. Oraya vardığımızda ise bizleri şaşkınlık içinde bırakan bir manzara ile karşılaşıyoruz. En küçüğü 4 yaşında 10’larca çocuk… Hepsi bir yerden diğerine koşuyor, yanlarındaki antrenörleri ile çeşitli hareketler çalışıyorlar. Tribünlerde ise anne-babalar küçük çocuklarını takip ediyorlar. Tutya ise o esnada bir kenarda bale hocası ile ısınma hareketleri yapıyor. Salonda onu ve ailesini tanımayan yok, aynı şekilde Tutya ve ailesi de salondaki herkesi tanıyor. Kolay değil, Tutya’nın 6 senesi burada geçmiş. Küçük sporcu için ikinci bir ev olmuş burası, ama o hâlinden memnun.

Röportajımız sırasında yerinde durmayan, koltukların üzerinde gezen Tutya için önce endişeleniyor, sonra da endişelerimizin boş olduğunu hatırlıyoruz. Çünkü o zaten fizik kurallarına meydan okuyan, insan anatomisini zorlayan hareketleri her gün defalarca yapan küçük, cesur bir yürek… Özetle koltuk tepelerinde denge kurabilmek bizim için bir problem, onun için değil…

8 aylıkken yürümeye başlayan Tutya, ardından da hiç oturmamış sanki. Onun jimnastiğe olan yatkınlığı ise ormanda babasının köpekleriyle yarışırcasına koşmasıyla keşfedilmiş. Önceleri koşucu olması beklenen Tutya, tavsiye üzerine spor salonunun yolunu tutmuş. Daha doğrusu annesi ve babası elinden tuttuğu gibi onu spor salonuna götürmüş. Bu yolculuk pek kolay olmamış aslında. Tutya salona girmemek için ortalığı birbirine katmış. Buradaki en önemli adım ise annesinden gelmiş. Tutya’nın annesinin her antrenman karşılığında bir Barbie bebek sözü vermesi, Tutya’yı inadından vazgeçirmiş. Gerisi ise malum… Yıllardır süren sayısız antrenman ve bunun yanında sayısız Barbie bebek.

Tutya’nın bitmek bilmeyen enerjisi spor salonlarından taşmış… Feniks Spor Kulübü’nde başlayan hikayesi ardından İstanbul Jimnastik Kulübü’nde devam etmiş. Tutya’nın çok sevdiği Dilaver ve Tuğçe hocalarının ardından burada Ebru ve Derviş hocaları onunla ilgilenmeye başlamış… İsimlerini özellikle belirtiyoruz, çünkü Tutya’nın onları gördüğünde yüzünde oluşan tebessümü görülmeye değer. Ardından yarışmalar başlamış, ama birçok yarışmadan yaşı tutmadığı için geri çekilmek zorunda kalmış Tutya… Bunların ardından gelen ilk yarışmada “Minik iki” kategorisinde Türkiye Şampiyonu olmuş. Son iki senedir Türkiye Şampiyonluğu’nu kimseye kaptırmıyor, il birinciliklerini söylemeye ise gerek yok. Şu anda Aralık ayında İstanbul’da yapılacak 2009 Bireysel Türkiye Şampiyonası’na hazırlanıyor.
Profesyonel Bir Ekiple Çalışıyor

Aldığı sorumluluk ve hedeflediği başarı onun yaşındaki çoğu kişinin aklına bile gelmeyecek türden… Çalışma temposu ise yetişkin sporculardan bile daha yoğun… Tutya azimli, yapamadığı bir hareketi vazgeçmeden tekrar tekrar deneyebiliyor. Anatomik yapısı jimnastik için çok uygun. Çok hareketli ve çok hevesli. Bu nedenle basamakları çok hızlı atlıyor, antrenmanların ağırlığını kaldırıyor. Ama hepsinden önemlisi Tutya tüm bunları severek yapıyor. Çoğu ülkelerde birkaç çocuğu bir antrenör eğitirken, Tutya’nın tek başına 3 antrenörü bulunuyor. Bu başarı için gerektiğine inanılan Amerikan sisteminin bir özelliği. Tutya için zaman iyi programlanıyor ve uygulanıyor. Ama burada en önemli unsur Tutya’nın mutluluğu… Babası Hürriyet Bey’in de dediği gibi Tutya mutlu olmazsa başarılı da olamaz.

Tutya’nın hedeflediği başarıya ulaşması için her biri kendi alanında profesyonel çok önemli isimler ona destek oluyor. Bu isimlerin başında danışmanı Prof. Dr. Muzaffer Sarıyar, mentörü Prof. Dr. Turgay Biçer, beslenme uzmanı Prof. Dr. Aysel Pehlivan, fiziksel gelişimini takip eden Prof. Dr. Mustafa Karahan, metabolizmasını takip eden Prof. Dr Ahmet Aydın, esnekliğini takip eden Yard. Doç. Dr. Ani Agopyan, teknik ve bürokratik danışmanı Derviş Çatalbaş yer alıyor. Dr. Nuri Topsakal ise Tutya’yı bilimsel bir çalışma hâline getiriyor. Marmara Üniversitesi bünyesinde yapılan araştırma ile Tutya’nın gelişimi inceleniyor ve bu veriler daha önceki şampiyonlarla karşılaştırılıyor. Bale hocası Ukraynalı Elena Kunytska ve bu sene çalışmaya başladığı antrenörü Fernando Guerrero ile Batı disiplininde çalışıyor Tutya. 5 yaşından beri yanında olan hocası Ebru Özenç ise onun aynı zamanda kamp arkadaşı. Daha önce birçok defa yurt dışına birlikte çıkmışlar. Bulgaristan, Romanya ve Amerika’daki kamplara katılmışlar. Oda arkadaşları Tutya’nın yaşında olmasına karşın, o kendisinden 2-3 yaş büyüklerle çalışmış. Çünkü fiziksel yapısı ve maharetleri buna oldukça uygun. Zaten o yaşıtlarıyla çalışmaktan da şikayetçi. Çünkü o aynı adanın etrafını defalarca yüzmektense, yeni yerler keşfetmeyi istiyor. Şu an yapabildikleri kendisinden yaşça büyük olanlarla eşit düzeyde. 2016’ya kadar en fazla 15 hareket daha yapmayı öğrenecek. Ama zaten bu da Tutya’nın başarısının en önemli göstergelerinden biri. Çünkü onun yaşındaki jimnastikçilerin öğrenmesi gereken çok daha fazla şey var.
Mücadele Asıl Şimdi Başlıyor

Tutya için uluslararası arenadaki mücadele 2010’da başlayacak. Bu dönemde antrenörü Fernando’nun belirleyeceği turnuvalara katılacak. 2013’de ise 14 yaşında genç kategorisinde yarışacak. Bu dönemde Dünya Gençler ve Avrupa Gençler Şampiyonasına katılacak. 2015’de ise artık kocaman bir kız olacak ve bu kategoride Dünya ve Avrupa Şampiyonası’na katılacak. Bu bir anlamda onu Olimpiyatlara götürecek kapıların ona açılması anlamına da geliyor. Çünkü burada takım olarak olmasa bile bireysel olarak davet edilme imkanı bulunuyor. Tutya’nın da bu şampiyonalarda derece almasına kesin gözüyle bakılıyor. Peşinden de Olimpiyatlar geliyor. İşin erbapları Tutya’nın Olimpiyatlarda başarılı olacağında da hemfikir. Yurtdışı kamplarında Ebru Özenç’e gelen anterenör yorumları da bunu destekliyor. Çünkü Ebru hocanın deyimiyle Tutya gibi bir çocukla çalışabilmek herkese nasip olmayacak bir şans. O da meslektaşlarının yarı imrenerek yarı kıskanarak sahip olduğu bu şansı Türkiye adına büyük bir başarıya dönüştürmek için elinden geleni yapıyor.


Şampiyon Tutya neler yapıyor?

1999 doğumlu Tutya, İ.T.Ü. Geliştirme Vakfı Okulları’ndan Özel Dr. Natuk Birkan İ.Ö.O.’nda 5. sınıfta okuyor. İngilizce konuşuyor. Gelecek yıl İspanyolca ardından da Rusça öğrenmek istiyor. Dil öğrenmek zor dese de yabancı arkadaşlarıyla kamplarda ve internette iletişim kurabilmek ona büyük zevk veriyor. En sevdiği dersin Türkçe olduğunu söylüyor. Piyano çalmayı seviyor. Piyanosuyla Keremcem’e eşlik etmek istiyor. En sevdiği şarkıcılardan birisi ise Anna Montana… Kardeşi Doruk’la aralarında tatlı bir rekabet var. Kardeşinin saçlarını çekmesinden şikayetçi, ama kardeşinin onun saçlarını neden çektiği konusunda hiçbir fikri yok! Tutya’nın deyimiyle Doruk kapı gıcırtısına bile oynuyor. Müzik kulağı çok iyi. Röportajın bu kısmında kısa süreli bir tartışma çıkıyor. Çünkü Tutya kardeşine uygun bir spor bulamıyor. Kardeşini tenise götürmeyi kabul ediyor, ancak onu kaybederse sorumluluk kabul etmiyor!
1   2   3   4   5   6


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©www.azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə