Yusuf sûresi Nuzul 71 / Mushaf 12 Surenin Adı




Yüklə 0.51 Mb.
səhifə1/4
tarix20.04.2016
ölçüsü0.51 Mb.
  1   2   3   4
YUSUF SÛRESİ

Nuzul 71 / Mushaf 12


Surenin Adı:
Sûrenin bilinen tek ismi budur. Sûre baştan sona Yusuf peygamberin kıssasını anlattığı için bu adı alır. Hz. Yusuf bu sûre dışında En’âm ve Mü’min sûrelerinde de anılır.
Kur’an’da adlarına sure nispet edilen şahıs isimleri şunlardır;


  • Hz Nuh

  • Hz İbrahim

  • Hz Yusuf

  • Hz Hud

  • Hz Yunus

  • Hz Lokman

  • Hz Meryem

  • Hz Muhammed

Yusuf suresi istisna olmak üzere bunların hepsinde de sureye adı verilen peygamberler nispi yer tutar.



Surenin Nuzul Yeri ve Zamanı:
Sûre tüm otoritelere göre Mekke’de, hicrete yakın bir zaman diliminde inmiştir.


Muhtemelen sûrenin zamanı hicretten iki veya üç yıl önceye ama Taif dönüşünden sonraya denk gelir.


Baştan sona konu bütünlüğü taşıdığı için, tek celsede inmiş olmalıdır. İlk tertiplerde Hûd-Hicr arasında yer alır.

Surenin Konusu:
Sûrenin ana fikri “Bir kişiden ne çıkar?” sorusunun cevabıdır:


  • İman,

  • ihlas,

  • ilim,

  • liyakat,

  • ehliyet,

  • iffet,

  • gayret,

  • sabır ve

  • sebatla bir kişi koca bir topluma istikamet verir.

Sûrenin konusu;




  • Ken’an ilinde ve peygamber ocağında dünyaya gelen,

  • küçük yaşta annesini kaybederek öksüz kalan,

  • kıskançlık nöbetine tutulmuş kardeşlerince kuyuya atılan,

  • köle diye satılan,

  • iftirayla zindanlarda tutulan Hz. Yusuf’un Mısır’a ‘sultan oluş’ hikayesidir.

Kıssada iki sevginin hikayesi anlatılmaktadır:




  • Züleyha’nın tüketici sevgisi,

  • Hz. Yakub’un üretici sevgisi.

Aslında Hz. Yusuf gibi tarihi bir şahsiyet üzerinden hayatı anlatılan Hz. Peygamber’in ta kendisidir.


Sûre Hz. Muhammed’e şu gerçeği söyler:
Ey Mekke’nin Yusuf’u!


  • Taif senin kuyun,

  • Mekke senin zindanın,

  • Hicret senin Mısır yolculuğun,

  • Medine senin Mısır’ındır.

Yusuf’u bekleyen mutlu son seni de bekliyor!


Ve tarih bu mucizevi müjdenin gerçekleştiğine şahittir. Gün geldi kendine dünyayı dar eden Mekkeliler kıtlığa mâhkum oldular. Tıpkı Hz. Yusuf’un kıskanç kardeşlerinin imdadına yetiştiği gibi, Hz. Nebi de kendini kovan Mekke’nin imdadına yetişti. Hayber’den gelen gümüş külçeleri fakirlere erzak alınıp dağıtılmak üzere yolladı. Muzaffer ordusunun başında canına kasteden Mekke’ye girdi. Kâbe’nin avlusunda endişeyle bekleyen Mekkelilere sordu:
-Bugün size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?
-Sen erdemli bir babanın erdemli oğlusun; senden yalnızca iyilik beklenir!
-Yusuf’un kardeşlerine dediğini ben de size diyorum: “Bugün size kınayıp ayıplama yok!”
Allah Rasulü Yusuf sûresinin mesajını elbette daha baştan almıştı. Kim bilir belki de Allah Rasulü, Hz. Ebubekir’e Sevr’deki olmak ya da olmamak anında “Üçüncüsü Allah olan iki kişiye kim ne yapabilir ki ey Ebubekir!” derken, bu müjdeye dayanıyordu.
Sûre tüm muhataplarına mesaj veren sembollerle doludur.


  • Bunların birincisi “gömlek” sembolüdür.




    • Kıskançlığın şahidi olan Yusuf’un kanlı gömleği ve

    • Züleyha’nın arkadan yırttığı iffet gömleği.

Mesaj açık: Hepiniz Yusuf’sunuz ve her Yusuf’un bir Züleyha’sı vardır. Gömleğinizin nereden yırtıldığına dikkat edin?




  • Görmeyen gözleri açan herhangi bir gömlek değil, iffet gömleğiydi. Zira keramet gömlekte değil iffettedir. Bu kıssanın görünen kahramanları Hz. Yusuf ve Züleyha’dır.


Fakat onlar üzerinden sunulan gerçek kahramanlar iffet ve şehvettir.


  • Kıssa iffetin şehvete galip gelmesini anlatmaktadır.

Yusuf kıssası Tevrat’ta da anlatılır. Fakat sadece bu kıssanın karşılaştırmalı bir okuması bile Kur’an farkını ortaya koymaya yeter. Tevrat’taki anlatımda Ne Yusuf Hz. Yusuf’tur, Ne Yakub Yakub nebidir. Tevrat’taki anlatım kaba, maddî ve hikmetsiz, Kur’an’daki anlatım edebî, mânevî ve hikmetlidir.


Özetle kıssa şunu der: En güzel kariyer planlamasını Allah yapar; kariyer planlamasını Allah’lı yapan kazanır.

Bu kıssanın üç muhatap çevresi vardır;




  • Kafir muhataplar

  • Mü’min muhataplar

  • Allah Rasulünün şahsı

Kıssa, Hz Yusuf’un Rüyası ile başlar. Üç alem vardır;




  • Alem-i Mülk; görünen maddi alemdir.

  • Alem-i Gayb; görünmeyen alemlerin tamamı.

  • Alem-i Misal; görünen ile görünmeyen arasında kalan, bir yanıyla alem-i mülke diğer yanıyla alem-i gabya açılan ‘’temsil’’ alemdir.

Bu yüzden rüyalar tasdik de edilmez tekzib de. Ancak tabir edilirler.


Sure içerisinde rüya üç kez ortaya çıkar.


  • Yusuf’un kendi rüyası; Rüyasında 11 gezegen, bir ay ve bir de güneşin kendini saygıyla yerlere kapanarak selamladıklarını görmüş (4-6). Hz Yakub, bu rüyayı dört dörlük yorumlamış ve Rabbinin Yusuf’u seçtiğini ve nimetini onun üzerinde tamamlayacağı şeklinde yorumlamıştır.




  • Mahkumların rüyası; çok ileriki zamanlarda Hz Yusuf Züleyh’nın iftirası yüzünen hapistedir. Hapisteyken mahkumların rüyasını tabir eder (36-37) Tabir ettiği rüyalar çıkar.




  • Melikin rüyası; Hz Yusuf, Melikin tabir edilemeyen rüyasını tabir eder (43-50). Bu sayede, Mısır’ın tüm ekonomisinden sorumlu tek yönetici olur.

Hz Yusuf’un hayatındaki üç rüya, aynı zamanda onun hayatının dönüm noktalarını teşkil eder.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ RAHMÂN RAHÎM ALLAH’IN ADIYLA

الر تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبٖينِ ﴿١﴾

1 Elif-Lâm-Râ! (1) BUNLAR, hakikati beyan eden kitabın (olan-biteni) açıklayan âyetleridir. (2)
(1) Ünlem, bu harflerin dikkat çekme işlevini göstermek içindir. Mânası her ne olursa olsun, Rasulullah’ın tek bir harfini zayi etmeden vahyi ilettiğine işaret eder. Ayrıntılı bir not için bkz. Kalem: 1.
(2) Mubîn sıfatı, “Biz vahyi anlayamayız” türü yaklaşımları peşinen reddeder.
“Açık olmak, açıklamak” anlamına gelen ebâne’den türetilen mubîn,


  • hem geçişsiz (açık-seçik ve net)

  • hem geçişli (açıklayan, netleştiren) olmak üzere çift kutuplu anlam taşır.


Yani Kur’an mesajı ve onun âyetleri özünde açık, işlev olarak da açıklayıcıdır.
Birinci anlam, vahyin insanın önüne okusun diye açılarak konulmuş bir kitap imasını da içerir. Çevirimiz şu dilsel gerekçeye dayanmaktadır:


  • tamlamada sıfat olarak kullanılan mubîn nitelemesi, teknik olarak hem kitab’ı nitelemekte, hem de âyât’ı nitelemektedir. Çünkü âyât izafetten dolayı belirlilik özelliği kazanmıştır.

  • Öte yandan parantez içindeki açıklamamız, bu sûrede yer alan âyetlerin zamanlar ve zeminler üstü tarihi ve sosyal yasalara atıf olmasının yanında, ilk muhatabı olan Hz. Peygamber’in ve onun inkârcı muhaliflerinin tarihsel tasnifte kimlerle aynı konumda olduklarına da birer atıftır.

Bu, âyetin ilk muhatabı olan tüm tarafların şimdi ve buradalarını tarihsel örneklerden yola çıkarak bir analize tabi tutmaktır. Bu âyetler, henüz yaşanmakta olan sürecin akıbetini, tamamlanmış bir süreçten yola çıkarak açıklamaktadır. İşte bu nedenle “beyan etme/açıklama” özelliği sadece kitabın zamanlar üstü niteliğine değil, aynı zamanda bu âyetlerin bastığı yer olan nüzûl ortamına da tekabül etmektedir.

(Nuzul 7 / Mushaf 68 : Kalem 1 Aşağıdadır.)

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ ﴿١﴾


1 Nûn…(1) KALEME ve (onun) yazdıklarına yemin olsun! (2)
(1) Kur’an’ın iniş sürecinde mukatta‘ât (veya fevâtih) adı verilen harflerin yer aldığı ilk sûre.
Taha ve Yâsîn ihtilaflı olmakla birlikte, 29 sûrenin başında, harf sayısı itibarıyla 1’den 5’liye kadar değişen ve Arap alfabesinin yarısı olan 14 çeşit harften oluşan bu harfler hakkında 40’a yakın görüş vardır.


  • Yahudiler ebced hesabına yorup ümmetin yaşını hesap etmişlerdir.

  • Bunların sembol olduğunu söyleyenler, neyin sembolü olduğu konusunda farklılaşmışlardır.

  • İbn Abbas Allah’ın en büyük ismi olduğunu düşünür, ancak “nasıl telif edileceğini ben de bilmiyorum” der.

  • “İlâhî esmanın, meleklerin, peygamberlerin, başında geldiği sûrelerin sembolüdür” diyenler olmuştur.

  • Bunların uyarı olduğunu söyleyenler de ikiye ayrılmıştır. Mesela Ebu Hayyan müşrikleri uyardığını söylerken, Râzî, vahye hazırlık babında Hz. Peygamber’i uyardığını söyler.

  • İbn Hazm, Kur’an’da tek müteşabih’in mukatta‘at olduğunu söyler.

  • Hz. Ebubekir’e göre, Allah’ın Kur’an’daki sırrıdır.

Arapların bu harfleri inkar ettiğine dair bir bilgi ulaşmadığına göre, bilinen bir işleve sahip olduğu düşünülmelidir. Kaldı ki Kur’an’da ‘anlam dışı’ hiçbir şey bulunmamaktadır. Tutarlı bir yoruma göre, bu harflerin başında geldiği sûreler Kur’an’dan söz ederler. Ne ki Meryem, Ankebût ve Rûm bunun istisnasıdır. Kaldı ki başında Kur’an’dan söz ettiği halde mukatta‘atla başlamayan bir çok sûre vardır. Müberred, Ferrâ, Kurtubî, Taberî, Zemahşerî, İbn Teymiyye, İbn Kesir gibi bir çok otoriteye göre harfler Kur’an’ın mucize oluşunu ifade eder.


Zımnen; “Kur’an kimsenin benzerini getiremeyeceği bir mucizedir, ilâhi kelamdır. Eğer değil diyorsanız, işte harfler elinizde, haydi bu harflerle siz de benzerini getirin” anlamına gelir. Fakat, Kur’an bu meydan okumayı zaten açık ve net olarak bir çok yerde yapmıştır (Bakara: 23; Yûnus: 38; Hûd: 13; İsra: 88; Tûr: 34). Böylesine üstü kapalı bir yöntem, “meydan okuma” (tahaddi) kavramıyla pek de mütenasip durmaz (Ayrıntılı bir tahlil için bkz. Aişe Abdurrahmân, el-İ‘câz, s. 139-179).
Nûn’a “hokka, cennet nehri, nurdan bir levha, büyük balık” mânası verenler de olmuştur. Ayrıca nûn, “kılıcın keskin ağzı”na denir. Bu takdirde nûn ve’l-kalem, “kılıç ve kaleme yemin olsun” anlamına gelir. Kalem ile benzerliğinden dolayı, “hokka” şıkkı diğerlerine tercih edilir. Görüldüğü gibi bu harflere dair yorumların sonu gelmeyecektir.
Fakat bizce bu harfler, Hz. Peygamber’in vahyin bir tek harfini bile zayi etmeden aktardığının yaşayan belgesi olarak orada durmaktadır.
(2) Kalem, söz ile yazı arasındaki elçidir. Tıpkı hatip ile muhatap arasında hitabı taşıyan elçi/peygamber gibi, kalem de kelamın elçisidir. İlk inen ‘Alak 4-5’te olduğu gibi, burada da Hz. Peygamber’in dikkati “kaleme” ve “yazıya” çekilmektedir. Bununla, sözlü kültürün mensubu olan Peygamber’e, vahyi kayıt altına aldırarak mü’minleri yazılı kültüre taşıma misyonu yüklenmektedir. Hz. Peygamber’in vahyi yazdırması, bu mesajın gereğidir. Zaten, üzerine yemin edilerek belirlilik takısıyla gelen kalem “vahyi yazan kalem”, “yazdıkları” ise “vahiy”dir.
Bu mukatta‘â harfleriyle başlayan sûrelerin ortak vasfının, vahye atıf olduğu yorumu da uygundur.

اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِیًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ﴿٢﴾


2 Biz onu Arapça bir hitab(3) olarak indirdik: belki bu sayede, kafanızı kullanırsınız.
(3) Veya ‘arabiyyen’in isim değil de vasıf mânasıyla: “Açık ve anlaşılır bir şekilde”.
‘Arab’a dili “açık ve anlaşılır” olduğu için ‘Arab denmiştir (bkz. Zuhruf: 3). Belirsiz gelen kur’anen, isim değil vasıf olarak çevrilmelidir (bkz. Yûnus: 15).


  • İnzal, bir şeyin idrak düzlemine indirilmesidir. Klasik nüzûl teorisinde “dünya semasına indirilme” olarak adlandırılan ara kategori, aslında insanlığın idrakine indirilmeyi ifade etse gerektir.







  • Zira vahiy kaynağına (Allah’a ve meleklere) isnat edildiğinde tenzil,




  • Hedefine (Arapça oluşuna ve Peygamber’e) isnat edildiğinde inzal formu kullanılmaktadır. (Bkz. Ra’d: 37; Tâhâ: 113; Ankebût: 47 vd.)

(Nuzul 83/ Mushaf 43 : Zuhruf 3 Aşağıdadır.)


اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِیًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ﴿٣﴾
3 Ki zaten Biz, onu anlayabilesiniz diye Arapça bir hitap kıldık.(3)
(3) Veya: “açık ve anlaşılır bir hitab”. ‘Arabiyyen’in türetildiği ‘arab “açık ve anlaşılır lisanla konuşan” mânasına gelir. Kur’an’ın Arapça oluşu hem lafzen hem zımnen anlaşılabilirliği ifade eder (bkz. Fussilet: 3, not 4).

(Nuzul 69/ Mushaf 10 : Yunus 15 Aşağıdadır.)


وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذٖينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰـذَا اَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لٖى اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاٸِ نَفْسٖى اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰى اِلَیَّ اِنّٖى اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّٖى عَذَابَ يَوْمٍ عَظٖيمٍ ﴿١٥﴾
15 Bir de ne zaman hakikatin apaçık kanıtları olan âyetlerimiz onlara okunsa, huzurumuza çıkacak yüzü olmayan o kimseler derler ki:


  • “Git, bize bundan başka bir hitab (26) getir,

  • ya da onda değişiklik yap!”(27)

(Ey Peygamber)! De ki: “Onu kendime göre değiştirmem olacak şey değil. Ben yalnızca bana vahyedilene uyarım: çünkü ben Rabbime karşı gelecek olursam, korkunç bir Gün’ün azabından korkarım.”

(26) Kur’an’ın sözlük mânası için bkz. Furkan: 30.
Burada belirsiz formda gelen Kur’an, isme değil vasfa yakın bir mastar olarak çevrilmelidir. Unutulmaması gereken nokta, “Kur’an” ifadesinin müşriklere atfen kullanılan bir cümle içerisinde geçmesidir. Bu ve buna benzer bir bağlamda “Kur’an” olarak çevirmek anlama problemine yol açacaktır.

Çünkü, Hatib’in ve ilk muhatapların bu kelimeye yükledikleri anlamla modern muhatabın zihnindeki kavramlaşmış anlam bire bir örtüşmemektedir. Kelime kavramsal anlamını sonraki dönemlerde kazanmış, hatta Tedvin Asrı’ndan sonra “Mushaf” isminin yerine kullanılmaya başlanmıştır.


Oysa ki;


  • Kur’an, Hatib olan Allah’la muhatab olan insan arasında canlı, aktif ve yaşanan bir diyalogun eseri olarak sözlü bir “hitab”,

  • Mushaf ise Hz. Peygamber’den sonra vahiy metninin kaydedildiği yazılı bir “kitap”tır.

Anlama faaliyetinin ilk ve zorunlu adımı, anlamın kaynağından hedefine taşınırken yolda uğradığı “anlam zaafını” asgariye indirmektir. İşte bu yüzden, kur’ânin lafzı için yalnızca mantukunu değil mefhumunu da iyi yansıttığını düşündüğümüz “hitab” karşılığını kullandık.


(27) Müşriklerin bu talebi açıkça gösteriyor ki,


  • Onlar mesajını, hedefini ve inşa etmek istedikleri dünyayı çok iyi bildikleri bir Kur’an’a karşı çıktılar.

  • İtirazları Kur’an’ın getirdiği öğretinin özüne, içeriğine yönelikti.

  • Onlar esasen iyi ve kötüyü belirleme yetkisinin ellerinden çıkmasına itiraz ediyorlardı.

  • “Değiştir” demekle, itirazlarının Hz. Muhammed’e değil vahyin kaynağına yönelik olduğunu itiraf ediyorlardı. Bununla zımnen “hayat tarzımıza dokunmayacak bir içeriğe razıyız” demiş oluyorlardı.

(Nuzul 58/ Mushaf 13 : Ra’d 37 Aşağıdadır.)


وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِیًّا وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِىٍّ وَلَا وَاقٍ ﴿٣٧﴾
37 Ve işte böylece Biz, onu Arapça bir hüküm kaynağı olarak indirdik.(48) Artık sana ilimden bir pay verildikten sonra eğer onların keyfi arzularının peşine düşersen, senin için Allah’tan başka ne bir yâr, ne de bir sığınak var!
(48) Kur’an bir beşer dili olan Arapça’ya ve bir beşer olan Hz. Peygamber’e isnat edildiği her yerde inzal formunu kullanır (bkz. Yusuf: 2, not 3).
Arapça indirildiğinin vurgulanması, esasen anlaşılabilirliğine yapılan vurgudur. Bu hem dil açısından, hem delalet açısından böyledir.
Zira ‘Arab ismi bu kavme “açık ve anlaşılır” bir lisan konuştuğu için verilmiştir (Mekâyîs).
Delalet açısından da böyledir. Zira aşkın mânalar içkin kelimelerin kalbine inzal olmuştur. Kendini lafızda ifşa eden mâna kelamın ruhu, o ruhun içinde meskun olduğu lafız ise kelamın bedeni mesabesindedir. Bu ikisinin ayrılması kelamın hayattan çekilmesi sonucunu doğurur ki, buna “kelamın ölümü” de diyebiliriz.

(Nuzul 44 / Mushaf 20 : Taha 113 Aşağıdadır.)

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ قُرْاٰنًا عَرَبِیًّا وَصَرَّفْنَا فٖيهِ مِنَ الْوَعٖيدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ اَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا ﴿١١٣﴾
113 VE böylece Biz bu (vahyi) Arapça bir hitâb (94) olarak indirdik; ve ondaki tüm uyarıları bütün boyutlarıyla ortaya serdik: Belki sorumluluk duyarlar veya (bu mesaj) onların (fıtratlarında zaten) var olanı hatırlatarak yeniden ortaya çıkarır diye. (95)
(94) Kur’ânen’i “hitap olarak” şeklindeki çevirimizin gerekçesi için bkz. Yûnus: 15, not 1. ‘Arabiyyen sıfatı, hem lafzen hem delaleten Kur’an vahyinin açık ve anlaşılır niteliğini ifade eder (bkz. Zuhruf: 3 ve Nahl: 103, notlar 3 ve 2).
(95) Ahdese, “Bir şeyi sonradan ortaya çıkardı, yeniden meydana getirdi” anlamına gelir. Zikr, unutulan bir şeyi hatırlamakla ilgilidir. Bu iki kelimenin anlamları bir arada düşünüldüğünde, âyette ifade edilen hakikat şudur:


  • İlâhî format olan fıtrat altyapıdır. Bu altyapının üzeri çeşitli nedenlerle örtülerek insandaki ilâhi inşanın temelleri kaybolabilir.

  • Vahiy, işte insan tarafından unutulan bu temellerin varlığını ortaya çıkaran hatırlatıcıdır.

Vahyin hatırlattığı en çarpıcı gerçek, insanın kişisel bütünlüğü, iç barışı ve ebedi saadeti için altyapıya uygun bir üstyapı inşasının kaçınılmazlığıdır. 115. âyetin dile getirdiği hakikat de budur.


(Nuzul 89/ Mushaf 29 : Ankebut 47 Aşağıdadır.)


وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ فَالَّذٖينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِهٖ وَمِنْ هٰؤُلَاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِهٖ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَا اِلَّا الْكَافِرُونَ ﴿٤٧﴾
47 (Ey Peygamber!) İşte bu kitabı sana böyle (bir mesajla) indirdik; bu yüzdendir ki bu kitabı kendilerine verdiklerimiz ona iman ederler; işte şu (önceki vahyin mensupları) arasında da inanan kimseler olacaktır: zaten nankörler(63) dışında hiç kimse âyetlerimizi bile bile inkâr etmezler.(64)

(63) el-Kâfirûn’u “nankörler” şeklindeki çevirimizin gerekçesi için bkz. İsra: 8.


(64) Yechadûn’un “bile bile inkâr” anlamı için bkz. Nahl: 71.

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا اَوْحَيْنَا اِلَيْكَ هٰـذَا الْقُرْاٰنَ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهٖ لَمِنَ الْغَافِلٖينَ ﴿٣﴾

3 Bu Kur’an’ı sana vahyetmekle(4) Biz, sana naklettiklerimizi en güzel, en açık seçik bir biçimde nakletmiş oluyoruz (5) oysa ki sen, bu hitabtan önce (vahyin ne olduğundan) habersizdin. (6)
(4) Bu şekildeki çevirimiz, bi-mâ evhaynâ ibaresine, Ferrâ tarafından bi-vahyinâ anlamı verilmesine dayanmaktadır.
(5) “Adım adım izledi, izini sürdü, takip etti, aynısını yaptı” anlamındaki kassa kökünden türetilen kasas, “nakletmek, anlatmak, haber vermek” anlamına mastardır (Mekâyîs ve Lisân).
“Misliyle cezalandırmak” anlamındaki kısas da aynı kökten gelir (krş. Bakara: 178-179).
Kelime “adım adım açıklama” anlamı kazanmıştır (krş. Neml: 76, not 10). Muhtelif şekillerde 21 âyette 25 kez geçer. Bu âyetteki kıssa ibaresi Katade’ye atfen Taberî, ayrıca Zemahşerî ve Râzî tarafından sadece Yusuf kıssasına değil, Kur’an’ın tamamına teşmil edilmiştir.
Biz de çevirimizde bu yaklaşımı esas aldık. Esasen kasas’ın mastar mânasıyla tamlama “en güzel nakil” anlamına gelir. Mastarların mef’ul yerine kullanıldığı göz önüne alınırsa, bu ibareye “kıssaların en güzeli” karşılığı da verilebilir (Keşşaf). Bu takdirde terkibin vurgusu “finali en güzel kıssa” olur.
Biz birinciyi tercih ettik. Kur’an kendi hedefini tek kelimeyle açıklar:


  • Hidayet.

Kur’an’ın her parçası, dolayısıyla bu kıssalar da bu amaca hizmet için kullanılan araçlardandır. Bu kıssaları bir tarih kitabı okur gibi okumak, onlara amacının dışında anlamlar yüklemektir. Râzî, Yûnus 39’un tefsirinde, Kur’an kıssalarının mesajını şöyle açıklar: “(Müşrikler), bu kıssalarla amaçlanan şeyin sırf hikayenin kendisi değil de daha farklı şeyler olduğunu anlamamışlardır” (XVII, 79). Kur’an kıssalarının maksadı ilâhî rehberlik olduğu için, onda zamanı belirtilen bir tek kıssa yer almaz.


(6) Habersiz olunan şeyin niteliği konusunda Zemahşerî ve Râzî’nin yaklaşımını esas aldık. Krş. “Sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin” (Şurâ: 52).

(Nuzul 94 / Mushaf 2 : Bakara 178 Aşağıdadır.)


يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِى الْقَتْلٰى اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰى فَمَنْ عُفِىَ لَهُ مِنْ اَخٖيهِ شَىْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍ ذٰلِكَ تَخْفٖيفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَلٖيمٌ ﴿١٧٨﴾
178 SİZ ey iman edenler! Cinayete kurban gidenler hakkında size âdil karşılık farz kılındı:


  • Hüre karşılık hür,

  • köleye karşılık köle,

  • kadına karşılık kadın.(337)

Bunun üzerine her kim kardeşi tarafından bir şekilde bağışlanırsa, bu bağış makul bir biçimde uygulanmalı, tazminatı da ona güzellikle ödenmeli:(338) İşte bu, Rabbiniz katından bir kolaylaştırma ve rahmettir.(339) Kim ki bundan sonra haddi aşarsa, onun için şiddetli bir azap vardır.(340)


(337) İslâm adam öldürmeyi ferde veya aileye karşı işlenmiş bir suç olmaktan daha çok insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak görür. Kasten ve haksız yere adam öldürme, tüm insan türüne karşı işlenmiş bir cinayettir.
(338) Katil kimi öldürürse öldürsün, sonuçta öldürdüğü insan veya İslâm “kardeşi”dir. Ceza ve affın birlikte geçmesinin anlamı şu: Emredilen ceza değil adâlettir.

(339) Kısas bir “intikama” dönüşmemelidir. Öldürülenin yakınlarına tanınan ve hem mağdurun acısını hem de katilin vicdanını teskin edecek olan “affı” tavsiye ediyor.


(340) Bu âyet cezayı emreden değil, cezalandırmada zulmü ve taşkınlığı yasaklayan bir âyettir.
Zira zayıfın güçlüden öldürdüğü bir kişiye karşılık, güçlünün zayıfa karşı soykırıma yeltenmesi, yalnızca eski dünyada değil modern dünyada da sık görülen bir vahşettir. İslâm’ın üzerinde yükseldiği üç ayaktan biri olan “adâlet”in (diğer ikisi tevhid ve özgürlük) sağlanması için cezalandırmada denkliğin sağlanması esastı. Çünkü ölümle neticelenen cinayetler bazen de hata ile işleniyordu. Bu âyette detaylandırılmayan bu problem Nisâ 92’de aydınlığa kavuşturulmuştu. Yine yaralama, bir organa zarar verme vb. gibi cinayet cezaları da “âdil bir karşılık” bulmalıydı. Bu âyet, öldürülen köleye karşılık hür katilin öldürülemeyeceği gibi alâkasız bir konuda delil olarak kullanılamaz.

(Nuzul 94 / Mushaf 2 : Bakara 179 Aşağıdadır.)

وَلَكُمْ فِى الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَا اُولِى الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ﴿١٧٩﴾
179 Bakın ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır: sizden (artık) sorumlu davranmanız beklenir.(341)
(341)

  1   2   3   4


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©www.azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə