Hüseyin Yazıcı




Yüklə 134.6 Kb.
tarix27.04.2016
ölçüsü134.6 Kb.

HÜSEYİN YAZICI

XVII. ASIR ARAP EDEBİYATININ KISA BİR

DEĞERLENDİRİLMESİ VE HIZIR B. MUHAMMED

EL-AMASİ

Hüseyin Yazıcı*

Arap edebiyatında bir kültür merkezi olarak önemli bir yeri olan Mısır, 922 (1517) tarihinde Yavuz Sultan Selim tarafından fethedildikten sonra Memluk Sultanlığı’nın (648-923/1250-1517) ortadan kalkmasıyla Osmanlı Devleti, Mısır’ın yanı sıra Asya kıtasında Suriye, Filistin, Hicaz gibi yerleri de egemenliği altına aldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır’ı egemenliği altına almasından itibaren geçen yaklaşık dört yüz sene, çoğu Arap edebiyatçısına göre, Arap edebiyatının en kısır ve en durgun dönemleridir1. Bazılarına göre Arap edebiyatı, bu dönemlerde bazı aksamalarla birlikte doğal seyrini sürdürmüş2, bazılarına göre de Mısır, Osmanlıların egemenliğine girdikten sonra yüzlerce bilim adamı Mısır’dan Anadolu’ya götürülmüş ve çoğu da gemilerin batması neticesinde boğulmuştur3. Öte yandan Arap edebiyatçılarının “Bu tarihten itibaren Arap diline önem verilmemiştir, çünkü Arap dilinin yerini Türk dili almıştır4 şeklindeki iddialarını ihtiyatla karşılamak gerekir5. Bazı Arap edebiyatçılarının Arap edebiyatında XVII.asrın da içinde olduğu uzun bir dönemi (656-1213/1258-1783) çöküş dönemi olarak adlandırmaları herhalde, haklı olarak bazı Arap edebiyat tarihçilerinin de ifade ettiği gibi, her asırda bir Mütenebbî6 görmek istemelerinden kaynaklanmaktadır. “Arap edebiyatı, bu dönemlerde parlak bir dönem yaşamıştır” diyebilmek ne kadar güçse, “Bu dönemler edebî açıdan çöküş dönemleridir” ifadesini kullanmak da o kadar güçtür. Bilindiği üzere, her dönemin kendine has özellikleri vardır. Dolayısıyla Arap edebiyatında inhitat (çöküş) dönemi diye adlandırılan dönemi geçmişle mukayese yapmakla beraber, kendi içinde değerlendirmek gerekir. Kaldı ki, Arap edebiyatındaki bu durum, diğer dünya edebiyatlarında da mevcuttur7.

Arap edebiyatçılarının, Arapların Osmanlı egemenliğinde bulunduğu dönemler için kullandığı “Türkçe, Arap dilinin yerini almıştır. Bu nedenle de Arap dili ve edebiyatı her bakımdan zayıflamıştır8 ifadesi, bu dönemde hem Araplarda hem de Osmanlılarda kaleme alınan eserlere ve Osmanlının en az Araplar kadar Arap diline değer verdiğine bakılırsa, gerçeği doğru olarak yansıtmadığı görülecektir. Kaldı ki Lale Devri’nde Nevşehirli İbrahim Paşa, bir tercüme kurulu oluşturmuş ve bu tercüme kurulu, batıdan değil, Arapça ve Farsça eserlerden çeviriler yapmakla görevlendirilmiştir9.

Osmanlılarda ilmiye teşkilatının zayıflaması sebebiyle bu asırda çok eser kaleme alınmasına rağmen, bunlardan ilmî bir değeri haiz olanları az olduğu doğrudur. Yine bu asırlarda bazı padişahların ilme, yeteri derecede önem vermemeleri, seviyeli çalışmaların sayısında azalmaya neden olmuş olabilir. Ancak, bir çok Arap bilim adamının Osmanlı padişahları tarafından yüksek makamlara getirildiği ve bu şekilde de ilmî çalışmalarının ödüllendirildiği unutulmamalıdır. Öte yandan Osmanlı padişahları, Arap bilim adamlarının hiç birinin ilmî çalışmalarına engel olmamış ve gerekli ilgiyi göstermede de kusur etmemiştir10. Arap dili ve edebiyatı tarihçilerinin adı geçen asırlarda Arap dili ve edebiyatının zayıflamasının asıl sebebini Osmanlı’ya bağlamaları konusunda çok realist davrandıkları söylenemez. Zaman zaman kullanılan ifadeler, bir ilmî araştırmanın ürünü değil, kızgınlık halinde söylenmiş ifadelere benzemektedir. Diğer taraftan burada ifade edilmek istenen, Arapların Osmanlıların egemenliğinde bulundukları asırlar içinde Arap dili ve Edebiyatına dair yapılan çalışmaların Arap edebiyatı tarihçilerinin ifade ittiği kadar verimsiz olmadığıdır.



XVII. asır ya da Arapların Osmanlı idaresi altında geçirdiği dört asırlık dönemdeki çalışmalar, Arap edebiyatçılarının iddia ettiği kadar kısır ve verimsiz de değildir. Edebî faaliyetler, özellikle Emevî ve Abbâsî dönemlerindeki gibi çok parlak olmamıştır11, ancak “Hiçbir şey yapılmamıştır; yapılanların da hiçbir kıymeti yoktur” şeklindeki ifadelerin doğruyu yansıtmadığı ortadadır12. Kaldı ki, bizzat Arap edebiyatçıları da adı geçen dönemleri kısır olarak değerlendirmenin insafsızlık olacağını söylemektedirler13. Çünkü bu dönemlerde daha önce olduğu gibi medreselerde bir çok Arapça kitap okutulmuş14, pek çok Osmanlı bilim adamı Arapça’yı öğrenerek Arapça eser vermiş ve zaman zaman da Arap bilim adamlarını geçmişlerdir. Ömer Ferrûh’un da haklı olarak dile getirdiği gibi15 Osmanlılar, özellikle Kuzey Afrika ülkelerini Avrupa’dan gelecek saldırılara karşı korumuş ve bu şekilde ülkelerin kalkınmasına ve edebî çalışmaların kesintiye uğramamasına yardım etmişlerdir. Araplar tarafından çöküş dönemi içine alınan XVII. asırda da bazı ilim adamları yetişmiş ve son derece ilmi değeri haiz eserler vermişlerdir. Bu asrın Arap ve Osmanlı dünyası, edebî açıdan kısaca şöyle özetlenebilir:

Mısır ve Suriye bölgesinin önemli âlimleri arasında görülen Hasan b. Muhammed b. Muhammed el-Bûrînî’nin (ö. 1024/1615)16 250 kadar önemli şahsiyeti içeren Terâcimu’l-a´yân min ebnâi’z-z-zemân adlı eseri, bu asrın önemli kaynakları arasındadır. Yine onun İbn Fârız’ın (ö. 632/1235) divanına yazmış olduğu şerh bir kaynak eser olarak önemini korumaktadır. Endülüs’ün önemli tarihî ve edebî kaynaklarından olan Nefhu’t-tîb adlı eserin müellifi, tarihçi ve edebiyatçı Ahmed b. Muhammed b.Ahmed el-Makkarî (ö. 1041/1631)17 ömrünün bir kısmını bu asırda yaşamıştır. Endülüs’ün toplumsal ve edebî yönünü ortaya koyan eserin içinde yüzlerce şair ve edip tanıtılmaktadır. Bu eserin, Endülüs dönemi ile ilgili olarak hâlâ en önemli kaynaklar arasında yer aldığı unutulmamalıdır18. XVII. asrın bu bölgede ilk akla gelen şahsiyetleri arasında Şihâbuddîn el-Hafâcî (ö. 1069/1659)19 yer almaktadır. Meânî, mantık ve tıp tahsili gören el-Hafâcî, bir ara İstanbul’a gelmiş ve burada Sultan Murat tarafından Rumeli ve Selanik kadılıklarına tayin edilmiştir. Dil ve edebiyat sahasında geniş bilgisi ile tanınan el-Hafâcî’nin, “dahîl”20 ile ilgili olarak kaleme aldığı Şifâ´u’l-galîl bimâ fî kelâmi’l-´Arab mine’d-dahîl, dil hakkındaki Şerhu Durreti’l-ğavvâs fî evhâmi’l-havâs, edebiyat ve dil hususunda bir çok meclisi içeren Tırâzu’l- mecâlis yine edebiyat hakkında olan Reyhânetu’l-elibbâ ve Nüzhetu’l-hayâti’d-dünyâ, gibi önemli eserleri bulunmaktadır21. Yine bu bölgenin önemli edebiyatçıları arasında gördüğümüz ve bir ara Anadolu’ya gelmiş olan Yûsuf el-Bedî’î ed-Dımeşkî’nin (ö.1073/1662)22 Kitâbu’l-hadâiki’l-bedî´iyye fi’l-envâ´i’l-edebiyye, Hibetu’l-eyyâm fîmâ yete´alleku bi Ebî Temmâm ve es-Subhu’l-Mutenebbî ´an haysiyeti’l-Mutenebbî gibi eserleri burada zikredilmelidir. Bu bölgenin önemli şahsiyetlerinden Abdulhayy b. Ahmed b. Muhammed İbn el-´İmâd’ın (ö. 1089/1678)23 bugün Arap edebiyatı ile uğraşanların sık sık müracaat ettikleri tercüme-i hâle dair Şezerâtu’z-zeheb’i bazı edebiyatçıların iddiasının aksine bu devirde de Arap edebiyatının, eskisi kadar olmasa da önemli bir mesafe aldığını göstermektedir. M. XVII. asrın en önemli Arap dili ve edebiyatı alimleri arasında yer alan Abdulkâdir el-Bağdâdî (ö.1093/1683)24 dil ve edebiyat sahasındaki derin ilmi ile şöhret yapmıştır. Suriye’de eğitim gören el-Bağdâdî, çeşitli zamanlarda Kahire’ye bir çok seyahat yapmış ve sonra da Edirne’ye geçmiş nihayet Kahire’ye dönmüştür. Köprülü Fazıl Ahmet Paşa ile de tanışan el-Bağdâdî’nin Hizânetu’l-edeb adlı eseri, kaynak bir eser olarak hâlâ önemini devam ettirmektedir. Bu arada onun Şerhu Şevâhid-i Şerhi’t-Tuhfeti’l-Verdiyye, Şerhu ebyât-i Muğni’l-lebîb adlı eserleri de bu dönemin önemli çalışmaları arasındadır25. Yine bu asrın önemli şahsiyetleri arasında gösterilen Muhammed Emîn b. Fazlullah el-Muhibbî de (ö.1111/1699)26 eğitimini Suriye’de tamamladıktan sonra İstanbul’a gelmiş, buradan Şam’a dönmüş, daha sonra Bursa ve Edirne’ye gitmiştir. Dil, edebiyat ve tarih sahalarında çalışan el-Muhibbî’nin hem tarih ve hem edebiyat sahasındaki çalışmaları, bu asrın örnek çalışmalarından sayılır27. 1071 (1660) yılında vefat eden Ebu’l-Vefâ b. Abdulvehhâb el-Urzî el-Halebî28 Haleb’de doğmuş ve özellikle tarih, edebiyat, nahiv, belagat ve tefsir sahalarında kendini göstermiştir. Şerhu’l-Elfiye Fethu’l-bedî´ fî halli’t-tırâzi’l-bedî´ fî imtidâhi’ş-şefî´ önemli eserleri arasında yer alır. M.XVII. asrın önemli şahsiyetlerinden tarih, edebiyat ve fıkıh sahasında tanınan Zeynuddîn Mer´î b. Yusuf el-Kermî (ö.1033/1623)29; İnsânu’l-´uyûn fî sîreti’l-Emîn ve’l-Me’mûn, Ferâ’idu’l-´ukûdi’l-´aleviyye fî halli’l-elfâz Şerhi’l-Ezheriyye fi’n-nahv, Zehru’l- Muzhir fî muhtasari’l- Muzhir fi’l-luğa adlı eserleriyle nahiv, sarf, tarih ve fıkıh alanlarında hizmet vermiş olan Mısır doğumlu Nûruddîn el-Halebî (ö.1044/1634)30 döneminin önemli Arap dili edebiyatı âlimleri arasındadır. Özellikle edebiyat ve tefsir dalındaki çalışmalarıyla kendinden söz ettiren Abdurrahman b. Muhammed b. Muhammed el-´İmâdî (ö. 1051/1641)31 ve edebiyat sahasında adından bahsettiren Abdulberr el-Feyyûmî’yi de (ö.1071/1660)32 burada zikredebiliriz. Edebiyat alanında tanınmış olan el-Feyyûmî, Kahire’de eğitimini tamamladıktan sonra bir müddet Şam ve Mekke’de; bir süre de İstanbul’da ikamet etmiştir. Önemli eserleri el-Kavlu’l-vâfî Şerhi’l-Kâfî fi’l-´arûz ve’l-kavâfî, Husnu’s-sânî´ fî ´ilmi’l-bedî´ ve et-Tezkire’dir.

Bu sırada Suudi Arabistan bölgesinde tarih, astronomi ve riyâziyyât sahalarında önemli şahsiyetlerinden olan Muhammed b. Ebî Bekr b. Ahmed eş-Şillî (ö.1093/1682)33 bulunmaktadır. Yine bu bölgenin âlimleri arasında bulunan Hüseyin b. Kemâleddin b. el-Ebzer el-Hüseynî (ö.1050/1640)34, edebiyat ve nahiv sahasında, seksen kadar eser kaleme alan İbrahim b. Hasan b. Şihâbuddîn eş-Şehzûrî el-Kürânî (ö.1101/1690)35 ise fıkıh ve hadis dallarında tanınmaktadır.



Irak bölgesinde ise Mecma´u’l-bahreyn ve matla´u’n-nehreyn, el-Muntabahu fî cem´i’l-merâsî ve’l-hutab ve Nuzhetu’l-hâtır ve sürûru’n-nâzır gibi önemli eserlerin müellifi Fahreddin b. Muhammed b. Ali en-Necefî (ö.1075/1674)36 yaşamaktadır.

el-Hasan b. Mes´ud b. Muhammed el-Yûsî (ö.1102/1691)37 m.XVII. asrın Mağrib’i temsil eden ilmi şahsiyetler arasındadır. Devrinin en önemli ilim adamları arasında gösterilen el-Yûsî, edebiyat ve fıkıh sahasında tanınmaktadır. el-Muhâdarat, Kânûnu ahkâmi’l-´ilm, Zehru’l-ekem fi’l-emsâl ve’l-hikem önemli eserleri arasındadır. Bu arada Muhammed b. Muhammed er-Rûdânî el-Merâkişî’de (ö.1094/1683)38 Mağrib’in h.XI(m.XVII.) asırda yetiştirdiği önemli şahsiyetlerindendir. Yemen doğumlu Cemâluddîn el-Hüseynî ise (ö. 1087/1092)39 engin bir kültüre sahip ve çeşitli ilim dallarıyla uğraşmış bir şahsiyet olarak bilinir.



İran’da da Muhammed b. Hüseyin b. Abdussamed Bahâuddîn el-´Amilî (ö.1035/1625)40, el-Keşkûl, Esrâru’l-belâğa, el-Hablu’l-metîn gibi eserleriyle Arap dili ve edebiyatına hizmet etmiştir.

Muhammed b. Abdulmu´tî b. Ebi’l-Feth el-İshâkî (ö.1032/1622) Muhammed Celâluddîn el-Kudsî (1055/1645), Ebû Hıfs el-Kubrusî ed-Dımeşkî (1053/1643), Ebû Abdillah Ebi’s-Surûr Zeynuddîn el-Bekrî (1028/1618), XVII. asrın diğer alimleri arasında yer alır41.

Arap ülkelerinde Arap edebiyatı ile ilgili çalışmalar devam ederken, uzun seneler bu edebiyata her sahada hizmet vermiş olan Osmanlılar da bu edebiyatı ihmal etmemişler; bazen telif bazen de şerh olmak üzere çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Ancak, XVII. asırda Arap edebiyatı, her ne kadar daha önceki asırlar gibi parlak değilse de bazı ilmi şahsiyetlerin gayretleri, bu edebiyatı canlı tutmuş ve Osmanlıların, bazı Arap edebiyatçılarının ifadelerinin aksine, Arap edebiyatına özel bir ilgi gösterdiklerini ortaya koymuştur.

Bu asırda Anadolu’da yetişmiş ve Arap edebiyatına hizmet etmiş Kâtip Çelebi (ö.1067/1656)42 gibi önemli bir şahsiyet bulunmaktadır. Onun Keşfu’z-zunûn adlı eseri, hem Batı hem de Doğu dünyasında hâlâ önemli bir kaynak olarak kullanılmaktadır. Tarih ile ilgili eseri Fezleke43 de 1592-1654 arası hadiseleri içermesi bakımından önem arz etmektedir. Hibrî Ali Efendi de (ö.1080/1669)44 m. XVII. asrın Anadolu’da yaşayan önemli şahsiyetler arasında yer alır. Bir çok eser kaleme alan Abdulhalîm Efendi (1089/1678)45, Nurullah Şirvânî (ö.1065/1654)46, Abdülkerîm Efendi Sinan (ö.1040/1630)47, Yahya b. Zekeriya b. Bayram (ö.1053/1643)48, Ebu’l-Bekâ el-Kefevî (ö.1093/1682)49, Abdulhalîm Kermiyânî (ö. 1055/1645)50, 1058 (1648)de Rumeli 1063 (1652) de Anadolu Kazaskerliği’ne getirilen fıkıh sahasında tanınmış Bâlizade Mustafa Efendi (ö.1073/1662)51 Seyyid Osman (ö.1086/1675) ve Ayşî Mehmed Efendi de (ö.1061/1650)52 bu dönemin önemli simalarındandır.

XVII. asırda Arap edebiyatına yazdığı eserlerle katkıda bulunmuş önemli simalardan biri de Hızır b. Muhammed el-Amâsî’dir. Adı Hızır olan el-Amâsî’nin baba adı kaynaklarda Muhammed53, dede adı ise Câfer54 olarak geçmektedir. el-Amâsî hakkında bilgi veren kaynaklardan sadece biri, onun doğum tarihini bize nakletmektedir. Amasya Tarihi müellifi, Hüsameddin Hüseyin, Hızır b. Muhammed el-Amâsî’nin yaklaşık 1006 (1597) senesinde Amasya’nın Haci İlyas Mahallesinde Yeşil ırmağın üzerinde yapılmış Maydanos Köprüsü55 yakınlarında bahçeli ve havuzlu bir konakta dünyaya geldiğini kaydetmektedir56.

Kaynaklardaki ifadeler, Hızır b. Muhammed’in babasının kültürlü bir şahsiyet olduğunu göstermektedir. Babası Muhammed b. Câfer el-Amâsî57 Amasya’da yetişen büyük bilim adamları arasında yer alır. Dedesi Câfer el-Amâsî58 ise Yeniçerilerden İbrahim Efendi’nin oğludur. Dedesi de Yeniçeri olup uzun müddet yasakçı olduğundan “Yasakçı”59 lakabıyla tanınmıştır. Bu lakap dolayısıyla da aileye “Yasakçı Oğulları” denmiştir. Dedesi Câfer el-Amâsî, 1016 (1607) senesinde eşkiya ile harp edip Kuyucu Murat Paşa’nın takdirini kazanarak dönemin adı duyulan şahsiyetleri arasında yer almıştır. Öte yandan babasının, sarfa dair el-Maksûd´a el-Ma´kûd fî şerhi’l-Maksûd adında bir şerhi vardır60.

Çocukluğu, Amasya’nın ilim adamları arasında yer alan babası Muhammet b. Câfer’in yanında geçmiştir. Amasya’da Sultan Beyazıt Mektebi’nde ilk bilgilerini alan, daha sonra da babası ve Harşanalı61 İbrahim Efendi olmak üzere bir çok bilim adımından çeşitli sahalarda yararlanan Hızır b. Muhammed, ilk vazifesine henüz on altı yaşında iken, 1020 (1611)’de atanmıştır62. Küçük bir yaşta onun böyle bir göreve atanması, ayrıca eserlerindeki ciddiyet, eğitiminin sağlam temeller üzerinde kurulduğunu göstermektedir. İkinci görevine (1041 (1631)’de otuz beş yaşında başlayan63 Hızır b. Muhammed’in bu zamana kadar hayatının öğrencilik devresinin en önemli bölümünü büyük bir ihtimalle bitirmiş olmalıdır. Yâkub Efendizâde’nin kızı ile evlenen64 el-Amâsî, asıl olgunluk devresinin başlayacağı 1041 (1631) senesine kadar Amasya’nın dışına çıkıp çıkmadığına dair kesin bir bilgimiz yoktur. el-Amâsî, ilk müderrislik65 görevine atanmadan önce, öğrenim hayatının büyük bir kısmını hocalarıyla geçirmiştir. Dolayısıyla hayatının büyük bir bölümünü Osmanlılar döneminde padişahlar tarafından her zaman özel bir ilgi gösterilen şehzâdeler şehri, Kanuni Sultan Süleyman’ın sık sık ikamet ettiği, ayrıca G.Perrat’ın ifadesine göre ilmî açıdan Anadolu’nun Oxford’u sayılan Amasya’da geçirmiştir. Amasya’ya gösterilen bu yakın ilgiye rağmen, Hızır b. Muhammed, Lübbu’l-ferâ´iz adlı muhtasarındaki bir kayıtta devlet adamlarının ilim adamlarına gerekli ilgiyi göstermediklerinden şikayet etmekte ve onların sadece dünya işleriyle meşgul olduklarını belirtmektedir66.

Hızır b. Muhammed’in ilk hocası, babası Muhammed b. Câfer el-Amâsî’dir. Diğer taraftan ismini tespit edebildiğimiz ikinci hocası, Hoca Saduddin Efendi’nin (ö.1008/1599) büyük oğlu Mehmet Efendi’dir (ö.1024/1615)67. Mehmet Efendi, 29 yaşında kazasker olmuştur. Arapça, Farsça ve Türkçe olarak şiir yazabilen Mehmet Efendi, babasının kaleme aldığı Tâcu’t-tevârih’e zeyl yazmış ise de 68 tamamlayamamıştır. İsmi tespit edilebilen üçüncü hocası ise Amasya’daki Sultan Beyazıt Han Câmii’nde görevli Gürcü asıllı Hasan Efendi İbn Abdullah’tır69. Hasan Efendi ile ilgili olarak kaynaklarda herhangi bir bilgiye tesadüf edilmemiştir. Yine Harşanalı İbrahim Efendi70 ve meşhur muhaddis Abdurrahman Kadızade Muhammed71 ismini tespit edebildiğimiz diğer hocaları arasında yer almaktadır.

Hüsameddin Hüseyin’in ifadesine göre72 anlatma gücü, kalemi gibi etkileyici olan Hızır b. Muhammed’in dersleri dolup taşardı. Yine aynı müellifin ifadesine göre73, el-Amâsî ülkenin pek çok makamında görev alan birkaç yüz öğrenci yetiştirmiştir. Hızır b. Muhammed’in ilk öğrencileri kendi çocuklarıdır. Çünkü eserinin mukaddimesinde “Oğlum Yâkup el-Vehbî (ö.1124/1712) ve diğer talebe ve dostlarım Unbûbu’l-belâğa’yi şerhetmem için bana ısrar ettilerifadesi mevcuttur74. Öte yandan diğer oğlu el-Feyzî ile ilgili aynı ifadeleri, Tehyîcu Ğusûni’l-usûl adlı eserinde de görmekteyiz75. Buradan öğrencilerinin ikisinin oğlu Yakup el-Vehbî ve İbrahim el-Feyzî olduğu anlaşılmaktadır. Yine öğrencilerinin ismini tespit edebildiğimiz Ali b. Osman76 hakkında kaynaklarda şimdilik herhangi bir bilgi bulunamamıştır. En önemli öğrencisi olarak77 Fazıl Darendeli Hamza Efendi’ye işaret edilmektedir. Yine damadı, el-Hâc Osman Efendi (ö. 1112/1700)78 kendisinin en önemli öğrencileri arasında bulunmaktadır. Özellikle Arap ve Fars edebiyatları alanlarında uzman olarak tanınan Osman Efendi, uzun seneler kayınpederi, Hızır b. Muhammed ile birlikte çalışmıştır. Tefsîrî Muhammed Efendi, el-Hâc Hızır Efendi ve el-Hâc Muhammed Efendi de adları tespit edilebilen diğer öğrencileri arasındadır. Bunlardan Abdulazîz Efendi, bir çok ilim adamından dersler almış ve 24 sene dedesinin eserlerini öğrencilerine okutmuştur. Hızır Efendi79, Abdülazîz Efendi’nin kardeşidir. Bir ara İstanbul’a gelmiş ve buralarda hem kendini yetiştirmiş hem de görevler almıştır. Yine aynı isimle anılan öğrencileri arasında gördüğümüz, Hızır Efendi (ö.1104/1692), hocasının hem edebiyata hem de dini ilimlere dair eserlerini öğrencilerine okutmuş ve hocası ile aralarındaki yakın ilgi ve samimiyet dolayısıyla kendisine “Küçük Hızır Efendi” lakabı takılmıştır80.

el-Amâsî, yaklaşık 60 senelik öğretim devresinde müderrislik görevini kısa süren aksamalar dışında başarıyla devam ettirmiştir. Nitekim el-İfâza fî şerh-i Unbûbi’l-belâğa adlı eserinin önsözünde Unbûbu’l-belâğa adlı muhtasarını kaleme aldıktan sonra gördüğü rağbet üzerine talebelerinin ve dostlarının ısrarlarına dayanamayarak bu eseri şerh etmeye karar verdiğini söylemektedir81.

Hızır b. Muhammed, 1020 (1611)’de on altı yaşlarında iken Amasya’da bulunan Sultan Beyazit Medresesi muidliğine (asistanlık), 1041(1631)’de de Yörgüç Paşa Medresesi82 müderrisliğine atandı. el-Amâsî’yi 1042(1632)’de Amasya Kassamlığı83 vazifesini üstlenmiş olarak görüyoruz. Yine 1058(1648) yılında Amasya müftülüğü, 1059(1649)’da da Sultan Beyazit Medresesi müderrisliğine atanan Hızır b. Muhammed, aynı senenin Recep ayı başlarında Amasya mutasarrıfı84 olan Köprülü Mehmet Paşa85 (1571661) ile aralarında şer´î meselelerdeki anlaşmazlık yüzünden 1060 (1650) yılı Muharrem ayı 14. günü vazifesinden azledildi. Fakat aynı sene yapılan bazı şikayetler üzerine Köprülü de vazifesinden uzaklaştırıldı. Hızır b. Muhammed, 1061(1650) Ramazanında tekrar Amasya müftüsü ve Sultaniye Medresesi müderrisi oldu. Yedi yıl gibi uzun bir süre bu vazifede iken, yüzün üzerinde öğrenci yetiştirdi ve bu arada telif faaliyetlerini de sürdürdü. Bu dönem, Hızır b. Muhammed’in itibarının ve nüfuzunun arttığı dönem olarak bilinir.

1067(1656) senesinde Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’nın arkadaşlarından Amasyalı Mumcuzâde Seyyid Ahmet Ağa, İstanbul’dan getirdiği ferman gereği, şehir kethüdası86 olarak tayin edildi. Ancak, Mumcuoğlu, Amasya’ya gelişinden 4 ay sonra el-Amâsî’nin aleyhine bir tavır takınarak İstanbul ve Sivas’a şikayetlerde bulunmaya başladı. Yapılan asılsız şikayetler üzerine Hızır b. Muhammed, 1067(1656) yılının Ramazan ayı 17. günü yargılanmak üzere Sivas’a gönderildi. Sivas’ta kurulan mahkemenin Hızır b. Muhammed’in suçsuzluğunu ispat etmesi üzerine, Sivas valisi Sehrap Muhammed Paşa, Hızır b. Muhammed’i tekrar Amasya’ya iade etti ve maduriyetinin giderilmesi için de 1069(1658) senesinde yeniden Amasya müftülüğü ve Sultaniye müderrisliğine atandı. Fakat 1070(1650) senesinde Şehir kethüdalığından azledilip şehir dışına sürülen Mumcuzâde, tekrar bu vazifeye atanınca, el-Amâsî hakkında tertip ettiği çirkin oyun87 üzerine Hızır b. Muhammed, tevkif edilerek Kıbrıs’a sürüldü.

1072(1661) yılında Sadrazam olan Köprülü Mehmet Paşa’nın büyük oğlu, ilim ve sanat adamlarının hamisi olarak tanınan Fazıl Ahmet Paşa 1635-167688, el-Amâsî’yi izzet ve ikram ile Kıbrıs’tan getirmiştir 1074(1667) yılında da tekrar Yörgüç Paşa Medresesi müderrisliğine tayin etmiştir. 1078(1667)’de Amasya Müftüsü olan Ebussuûd Efendi’nin istifası ile boşalan bu vazifeye 4.kez atandı. Ayrıca, tekrar Süleymaniye müderrisi oldu. Ancak aynı yıl, kürsü şeyhliği görevini küçük oğlu Yakup Efendi’ye devretti. Hızır b. Mehmet 4. kez atandığı Amasya Müfülüğü vazifesini 1078(1667)’den 1085(1675)’e kadar sürdürdü. Hayatının son dönemlerini Kıbrıs ve Amasya’da geçiren Hızır b. Muhammed’in vefatı ile ilgili olarak kaynaklarda farklı tarihler ileri sürülmektedir. Bunlar sırasıyla (1060/1660)89, (1062/1662)90, (1084/1673)91, (1086/1686)92, (1100/1700)93 tarihleridir. el-İfâza fî şerh-i Unbûbi’l-belâğa’nın Dâru’l-kütübi’l-Mısrıyye’de bulunan bir nüshasındaki bir kayda göre, esere 1060(1660)’da başlamış ve 1061(1661)’de bitirmiştir. Ayrıca, bu tarihten itibaren de bir çok vazifeye atanmıştır. Amasya Tarihi müellifi, Hüseyin Hüsameddin’in ifade ettiği gibi Hızır b. Muhammed, 1078(1667)’de tayin edildiği Amasya Müftülüğü vazifesinde iken 1084(1673) Zilhicce ayının 8. günü vefat etti ve o zaman Amasya’da bulunan Hilkat Gâzi Kabristanına defnedildi94.

Hızır b. Muhammed’in ismini tespit edebildiğimiz dokuz eserinden bugün, ancak altı tanesi elimizde mevcuttur. Bazı kaynaklar, onun başka eserlere de sahip olduğunu kaydetmektedirler95. Ancak bunlara şimdilik tesadüf edilememiştir. el-Amâsî’nin bugün kütüphanelerimizde bulunan eserleri şunlardır:

I. Unbûbu’l-belâğa fî yenbû´i’l-fesâha: el-İfâza adlı eserinin metin kısmı olan Unbûbu’l-belâğa’nın96, belagat ilmini özlü ifade etmesi ve kolay bir şekilde ezberlenebilmesi açısından çok rağbet gördüğünü bizzat müellifin kendi ifadelerinden anlamaktayız97. el-Amâsî’nin bu eseri, Celâleddin Muhammed b. Abdurrahman el-Kazvînî’nin (ö.739/1338)98 Sirâcuddîn Ebî Ya´kûb Yûsuf b. Ebî Bekr b. Muhammed es-Sekkâkî’ye (ö.626/1228)99 ait Miftâhu’l-´ulûm’un üçüncü bölümünden hareketle kaleme almış olduğu Telhisu’l-Miftah fi’l-me´ânî ve’l-beyân adlı eserinin bir muhtasarıdır. Eseri 1060(1650) senesinde kaleme alan Hızır b. Muhammed, ilmu’l-me´ânî, ilmu’l-beyân ve ilmu’l-bedî başlıkları altında o ilim dalının babalarını ve bu babaların kısaca açıklamalarını vermiş, gayet akıcı ve öğrencilerin anlamasını kolaylaştıran bir üslup kullanmıştır.

2. el-İfâza fî şerh-i Unbûbi’l-belâğa fî yenbû´i’l-fesâha100: Bu eser, yukarıda belirtilen muhtasarın şerhidir. Kazvînî’nin adı geçen eserine bir çok şerhler yazılmış ve bunlar daha çok haşiye ve tâlikat şeklinde olmuştur. Ancak Hızır b. Muhammed, esere şerh ya da tâlikat yazma yerine önce muhtasarını kaleme alıp daha sonra da kendi yaptığı muhtasarı şerh etmeyi tercih etmiştir. Esâsen el-Amâsî, bu küçük muhtasarını büyük oğlu Yâkub el-Vehbî için kaleme almıştı. Ancak gördüğü rağbet üzerine Amasya ve civarında bulunan medreselerde ders olarak okutulmuştur. Zamanının en mühim ilmî şahsiyetleri arasında gösterilen Hızır b. Muhammed el-Amâsî, bu eserini hazırlarken belagatla ilgili bir çok eseri gözden geçirdiği ve hedefinin öğrencilerine alışılagelmişin dışında, yani nakledilenleri, daha çok olduğu gibi aktarma yerine onları eleştirerek en doğrusunu sunmak olduğu unutulmamalıdır. Nitekim eserinde mevzularını ele alırken fazla ayrıntıya girmemesi, karmaşık ifadelerden mümkün olduğu kadar uzak durması, daha da önemlisi yer yer bazı konularda bazı belagatçıları eleştirerek ya meseleleri uzattıklarını ya da kapalı ifadeler kullandıklarını belirtmesi; ayrıca zaman zaman da kendi görüşlerinin daha doğru olduğunu ortaya koyması, bu eserin diğer benzeri eserler arasındaki yerini farklı bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bilindiği üzere, Arap gramerinin güçlüğü çok eski dönemlerden beri dile getirilmiş ve bu konuda da bazı girişimlerde bulunulmuştur. Ancak bu, Osmanlı sahasına pek yansımamıştır. Arap âlimlerine ait gramer kitapları zaman zaman olduğu gibi şerh edilmişdir. Şerhin önem kazanabilmesinin önemli bir noktası da yapılan şerhte, gerektiği yerlerde eleştirinin yapılarak en doğru şeklin sunulmasıdır. Bu özelliği, el-Amâsî’nin eserinde açıkça görmekteyiz. Bir taraftan eleştirmiş, bir taraftan da en doğrusunu ya kendi düşüncülerini ortaya koyarak ya da ortaya atılan görüşler arasından bir seçim yaparak belirlemeye çalışmıştır. Mesela: “Teşbih” meselesinde kendi yaptığı taksimatın dışında yapılacak taksimatın değişik bir hüküm ifade etmeyeceğini; dolayısıyla da sözü uzatmaktan başka bir şeye yaramayacağını belirtmektedir101. Bu meselede Şekkâkî’yi beğenmekle birlikte el-Curcânî’nin bu hususta fazla karışıklığa meydan vermeden meseleleri daha iyi izah ettiği düşüncesinde olduğunu ifade etmektedir102. Yine mecaz meselesini dile getirirken el-Hatîb ed-Dımeşkî, es-Sekkâkî ve et-Teftâzânî’nin görüşlerinin zorlama olduğunu dile getiren el-Cürcânî’nin görüşlerini benimsediğini belirtmektedir103. Diğer taraftan, “İnşâ” meselesinde talebin çeşitlerinden olan “Hel” edatını ele alırken, konuyu özlü bir şekilde anlatmış, fakat bu arada da bazı belagatçıların bu konuda gereksiz şeyler ifade ettiklerini ve bunların konuyu karmaşık bir hale getirmekten başka bir şeye yaramayacağını da belirtmekten geçememiştir104. el-Amâsî, eserinde zaman zaman el-Kazvînî’nin ifadelerini de kullanmıştır. Ancak bu ifadelerin kullanılması bazı terimlerin kalıplaşmış olmasından ileri gelmekteydi. Bu arada çeşitli alimlerden yapmış olduğu nakiller ve zaman zaman da bu nakilleri eleştirmesi eserin bir araştırma mahsulü olduğunu göstermektedir. Öte yandan çoğu yerde de okuyuculara kolaylık sağlamak amacıyla bazı konular kısa tutulmuştur. el-Amâsî’nin bu şerhini Arap belagatının kolaylaştırılmasına yönelik bir çalışma kabul etmek gerekir. Dolayısıyla çalışma, benzerleri arasında hem dilinin anlaşılır olması hem bazı taksimatların gereksiz yere uzatılmaması hem de sadece anlaşılmayı hedef alması bakımından ayrı bir yeri vardır.

3. Ğusûnu’l-usûl fî usûli’l- fıkh105: Hafîzuddîn Nesefî diye bilinen Ebu’l-Berekât Abdullah b. Ahmed’in (ö.710/1310)106 fıkıh usûlüne dair Menâru’l-envâr107 adlı eserinin muhtasarıdır108. en-Nesefî’nin eseri her ne kadar, hacim bakımından küçük olsa da muhtevası itibariyle bir çok ilim adamının dikkatini çekmiştir. el-Amâsî, Unbûbu’l-belâğa’da olduğu gibi adı geçen eseri mükemmel bir şekilde ihtisar etmiştir.

4. Şerhu Ğusûni’l-usûl: Diğer adıyla Tehyîcu Gusûni’l-usûl olarak kaydedilen eser, yukarıda adı geçen Menâru’l-envâr muhtasarının şerhidir. Müellif, bu eserinde de kendine has bir metodu tercih etmiştir. Eseri, önce ihtisar etmiş daha sonra da kendi muhtasarını şerh etmiştir. Eser bugün elimizde mevcuttu109. Eserin önsözünde Gusûni’l-usûl adıyla ihtisar ettiği Menâru’l-envâr’ın öğrenciler nazarında büyük bir ilgi gördüğünü ve muhtasarını, oğulları Yâkub el-Vehbî ve İbrâhim el-Feyzî ve talebelerinin doğrultusunda şerh ettiğini söylemektedir110.

5. Lubbu’l-ferâ’iz111: Eser Sirâcuddîn Muhammed b. Mahmud b. Abdurreşîd es-Sicâvendî el-Hanefî (ö.596/1200)’nin Ferâizu’s-Sicâvendî adlı eserinin muhtasarıdır. Önemine binaen bir çok âlim tarafından şerh edilmiştir112. el-Amâsî’nin adı geçen esere yaptığı muhtasarı Nuruosmaniye Kütüphanesinde mevcuttur113.

6. Hâşiye alâ Tefsîr-i Beyzâvı114: Tefsîr-i Beyzâvî diye şöhret bulan ve asıl adı Envâru’t-tenzîl ve esrâru’t-te’vîl olan eser, Beyzâvî diye meşhur Nâsıruddîn Ebî Sa´îd Abdullah b. Omer eş-Şâfi´î’ye (ö.692/1292) aittir. Üzerinde bir çok haşiye tâlikat yazılan115 bu eserin En´am sûresine kadarki bölümüne el-Amâsî tarafından haşiye yazılmıştır. Eser bugün elimizde mevcuttur116.

7. Ta´lîkât ´ale’l-Mevâkıf117: el-Mevâkıf, ´Azududdîn Abdurrahman b. Ahmet el-İcî el-Kâdî’nin (ö. 756/1355) kelam ilmine dair eseridir. Hızır b. Muhammed’in bu addaki eserine şimdilik kütüphanelerimizde rastlanılamamıştır.

8. Ta´lîkât ´ale’t-Telvîh118: et-Teftâzânî’nin (ö. 792/1389) Sadru’ş-Şerî´a Ubeydullah b. Mes´ud’un (ö.797/1391) fıkıh usulüne dair Tenkîhu’l-usûl adlı eserini el-Telvîh adıyla yazmış olduğu şerhe olan ta´likattır119. Esere şimdilik rastlanılamamıştır.

9. Şerhu Lubbi’l-ferâ’iz120: Diğer eserlerinde olduğu gibi eserin önce muhtasarını yapmış daha sonra da onu şerh etmiştir. Ancak Lübbu’l-ferâiz’in şerhi kütüphanelerimizde tespit edilememiştir.

Zengin bir bilgi birikimine sahip olan el-Amâsî’nin eserleri ve dönemi incelendiği vakit, iyi bir öğretmen olduğu ve bunun için de bir çok öğrencinin kendisinden ders almak istediği anlaşılmaktadır. Zamanının en büyük âlimlerinden sayılan121 Hızır b. Muhammed, fıkıh usûlü ve meânîde derin bilgiye sahipti. Ancak, bu arada diğer ilimlere uzak olmadığı ve bunlarda da söz sahibi olduğu inkâr edilemez. En önemli eseri olan el-İfâze fî Unbûbi’l-belâğa’yı kaleme almadan önce, öğrencilerine okuttuğu belagatla ilgili yaklaşık on beş varaklık metinde, belagat ilmini özlü bir şekilde ifade etmesi ve daha sonra da dostlarının kendisine yaptıkları ısrarlar neticesinde telif ettiği belagata dair eserinde kullandığı külfetsiz ve özlü ifadeyi amaçlayan ibareler, gerçekten de el-Amâsî’nin zamanında söz sahibi olduğunu ortaya koymaktadır. O, talebelerine az ve öz olan bilgiyi vermeye çalışmış ve gereksiz uzatmalardan daima kaçınmıştır. Kelimeleri yerinde kullanmaya dikkat etmiş ve her zaman bunların anlaşılır olmasını tercih etmiş; bunun yanında da öğrencilerin zihnini karıştıracak ya da bilinmesinde fazla yarar görmediği meseleler üzerinde hiç durmamıştır. Bu yönüyle de Hızır b. Muhammed, dikkati çeken bir şahsiyettir. Zaman zaman bazı ihtilaflı konularda kendi görüşlerini ön plana çıkararak meselenin anlaşılır bir hale gelmesine yardım eder. Ele alınması gereken bazı konuların üzerinde durulmadığını belirterek konuya olan hakimiyetini ortaya koyar.

Onun asıl ilmî şahsiyetinin ortaya çıkması, nüfuz ve itibarının artması, 1061(1650) yılından sonradır. Gerçi daha önceki yıllarda da tanınmış bir şahsiyettir, ancak yedi yıl kadar görev yaptığı Amasya müftülüğü ve Amasya Sultaniye Medresesi Müderrisliği (1061-1068/1650-1657) esnasındaki faaliyetleri, şöhretini Amasya dışına taşırmıştır. Amasya’da sevilen ve sayılan bir şahsiyet olan Hızır b. Muhammed, Amasya’ya gelen bazı yöneticiler tarafından kıskanılmış ve kendisine haksız bazı muamelelerde bulunulmuştur122. İlmî şahsiyetinde yenilikçi bir kimlik yatmaktadır Hızır b. Muhammed el Amâsi’nin. Bilindiği gibi Arap edebiyatında nahvin güçlüğü, yıllardan beri tartışıla gelmiş ve bununla ilgili olarak da bazı çalışmalar yapılmıştır. Hızır b. Muhammed, kendisinden önce kaleme alınmış belagatla ilgili eserleri titiz bir şekilde incelemiştir. Çünkü hedefinin eserin anlaşılmasını ve ezberlenmesini kolaylaştırmak olduğunu, bizzat kendisi söylemektedir123. Bunun için de okuyucuya zor gelecek ve bilinmesinde fazla fayda görmediği bazı mevzuları atarak eserin daha iyi anlaşılmasını ön plana almıştır. Eserinde çeşitli konular ile ilgili olarak açıklamalar yaparken, görüşlerini aktardığı âlimlerin iddialarını hemen kabul etmez. Bunlara kendi düşüncelerini de katarak haklı tarafı ortaya koymaya çalışır. Hatta bazan görüşünü doğru bulmadığı âlimi sert bir şekilde eleştirmekten de geri kalmaz. Teşbih konusunu açıklarken, es-Sekkâkî’nin bu konudaki talimatını uygun görmekle beraber konu ile ilgili olarak kıyasta bulunarak Abdülkâhir el-Cürcânî’nin yaptığı taksimatın daha uygun olacağı düşüncesini taşıdığını ifade eder. Öte yandan eserlerinde ihtilaflı meseleleri en sona bırakarak okuyucuyu ön plana almıştır.



Sonuç olarak; Hızır b. Muhammed el-Amâsî, Osmanlılar döneminde Arap dili ve edebiyatına eserleriyle hizmet etmiş önemli kişiliklerden birisidir. Dikkatli ve titiz bir ilim adamı el-Amâsî,. Nitekim bunu, çok az kimsenin kendisi gibi dikkatli davrandığını söyleyerek dile getirir. Öyle görülüyor ki el-Amâsî, üzerinde duracağı konu ile ilgili yazılmış bir çok eseri en doğru ve en kolay şekli bulmak için ince bir süzgeçten geçirmiş; bunun neticesinde de herhangi bir konu etrafında mukayese yapabilme ve en doğruyu bulabilme imkânını bulmuştur. Arap dili ve edebiyatı ile ilgilenen pek çok Osmanlı ilim adamı, aslında Arap dünyasında fikir ve sanat hareketlerini birleştiren fasih dile de hizmet etmişlerdir. Bugün, pek çok Arap aydını, aralarındaki müşterek bağın koparılması durumunda ne gibi vahim sonuçların ortaya çıkacağını çok iyi bildiği için, yukarıda adı geçen dönemleri değerlendirirken son derece insaflı davranmaktadır.



* Doç. Dr., İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı.

1 Bk. Butrus el-Bustânî, Udebâu’l-´Arab, I-IV (Beyrut 1979), III, 211; Corcî Zeydân, Târîhu âdâbi’l-luğati’l-arabiyye, I-II (Beyrut 1983), II, 282-286, 300, 306; Şevkî Zayf, el-Fenn ve mezâhibuhu fi’n-nesri’l-arabî, Kahire 1983, s. 386-388.

2 Bk. Ömer Ferrûh, Me´âlimu’l-edebi’l-arabî, I-II (Beyrut 1985-86), I, 6; II, 6; Bekrî Şeyh Emîn, Mutâle´âtu fi’ş-şi´ri’l-Memlûkî ve’l-´Osmânî, Beyrut 1986, s. 7-10.

3 Bk. Ahmet el-İskenderî ve dğr., el-Mufassal fî târîhi’l-edebi’l-arabî, Beyrut 1994, s. 503.

4 Bk. a.g.e., a.y.

5 Arap edebiyatı tarihçileri, Mısır fethinden (922/1517) itibaren Osmanlıların Arapları zorla Türkleştirmek için her şeyi yaptıklarını söylemektedir. Bir taraftan bunu söylerken diğer taraftan da bütün bunlara rağmen, Arapların çok azının Türkçe konuşabildiğini ifade etmektedirler (msl. bk. a.g.e., a.y.). Bu nasıl Türkleştirme politikasıdır ki, dürt yüz sene zarfında çok az insan Türkçe konuşturulabiliyor! Sovyet Rusya’nın yetmiş yılda milyonlarca insana Rusça öğrettiği, İngiliz’lerin Pakistan’da İngilizce’yi nasıl zorunlu eğitim haline getirdiği en önemlisi Fransızların Cezayir’de yaptıkları düşünülürse, bazı Arap edebiyatçılarının bu iddiasının gerçeklere pek yakın olmadığı görülecektir.

6 Meşhur Arap şairi. Hakkında geniş bilgi için bk. R. Blachere, “Mütenebbi”, İA, VIII, 858-862.

7 Msl: Ömer Ferruh, İngiliz edebiyatında William Shakespeare’nin (ö.1616) ölümünden sonra kendi seviyesinde bir edebiyatçının gelmeyişi ondan sonraki dönemleri çöküş dönemleri olarak adlandırmayı gerektirmeyeceğini söylemektedir ki, (bk. Me´âlimu’l-edebi’l-´arabî, II, s. 6) Arap edebiyatında da durum böyledir.

8 Bk. a.g.e., s. 502-505; Cevdet er-Rikâbî, el-Edebu’l-arabî mine’l-inhidâr ile’l-izdihâr, Dımeşk 1983, s. 120-128.

9 Mesela, Batı’dan teknolojik gelişmeleri tercüme edeceğine, İbn Sinâ’nın el-Kânûn fi’t-tıb’bını Türkçeye, Aristo fiziğini Yunanca kaynaktan Arapça’ya çevirmişlerdir. Bk. İlhan Tekeli-Selim İlkin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, Ankara 1993, s. 41-42.

10 Burada konu ile bağlantılı olması hasebiyle önemli bir noktaya temas etmek gerekir: Yavuz Sultan Selim, Merc-i Dabık zaferinden sonra Şam’a geçmiş ve burada Mısır ve Suriye alimleri tarafından küçük görülen Muhyiddin-i ‘Arabî’nin (ö. 638/1240) kabrini sormuş ve kabri, uzun süren aramalardan sonra bulunmuştu. Dönüşünde de Şam’da ikameti esnasında Muhyiddin-i ‘Arabi’nin kabrinin yanına bir türbe, bir cami ve imâret yapılmasını ve bunun kendisinin buradaki dört aylık ikameti esnasında bitirilmesini emretmişti. Bk. İsmail Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I-VIII (Ankara 1982- 1988), II, 295.

11 Bu asırda Avrupa’nın ilim alanında sür´atle keşifler yapması, hem Osmanlı hem de Arap âlemini geri bırakmıştır. Osmanlı dünyasında XVII. asırdaki ilmî faaliyetler Avrupa’daki ilmî faaliyetlerle karşılaştırıldığında Osmanlının geri kalış nedenlerini henüz çözemediği görülmektedir. Bk. İlhan Tekeli-Selim İlkin, a.g.e., s. 21-22.

12 Bu konuda Ömer Ferrûh’un Me´âlimu’l-edebi’l-arabî adlı eserinin II. cildine (Beyrut 1986) bakılabilir.

13 Bk. a.g.e., II, 6.

14 Bk. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı, Ankara 1988, s. 39-43.

15 Bk. a.g.e., a..y.

16 el-Bûrînî için bk. Corci Zeydân, a.g.e., II, 308; İsmail Paşa, Hediyyetu’l-ârifîn, I-II (nşr. Kilisli Rıfat Bilge ve İbnu’l-Emin Mahmut Kemal İnal), İstanbul 1945, I, 291; Ömer Rıza Kehhâle, Mu´cemu’l-muellifîn, I-XV (Beyrut ts.), III, 289; Brockelmann, GAL, I-II (Leiden 1943-1949), II, 290; a.mlf., GAL, Supplementband, I-II (Leiden 1937-39), II, 401.

17 el-Makkarî için bk. Corcî Zeydân, a.g.e., II, 316-317; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., II, 78; GAL, II, 296; Suppl., II, 407-408.

18 el-Makkarî’inin diğer eserleri için bk. Ömer Ferrûh, a.g.e., II, 447.

19 el-Hafâcî için bk. Corcî Zeydân, a.g.e., III, 300-301; İsmail Paşa, a.g.e., I, 160-161; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., II, 138-139; Suppl., II, 396; , II, 919-920.

20 Arapçada yabancı asıllı kelimeler için kullanılan bir terim. Bk. Tüccar Zülfikar, “Dahil”, DİA, VIII, 412-413.

21 el-Hafâcî’nin diğer eserleri için bk. Ömer Ferrûh, a.g.e., II, 640-641.

22 ed-Dimaşkî için bk. Corcî Zeydân, a.g.e., II, 302; Hayreddin ez-Ziriklî, el-A´lâm, I-X (Beyrut 1960), XI, 93; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., XIII, 280.

23 İbn el-´İmâd hakkında bk. Corcî Zeydân a.g.e., II, 325; İsmail Paşa, a.g.e., I, 508; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., V, 107; Suppl., II, 403.

24 Hayatı hakkında bk. İsmail Paşa, a.g.e., I, 602; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., V, 295; GAL, II, 289; Suppl., II, 397; Nazif Hoca, “Abdülkadir el-Bağdâdî” DİA, I, 230-231.

25 el-Bağdâdî’nin diğer eserleri için bk. Ömer Ferrûh, a.g.e., II, 761.

26 Hakkında bk. Corcî Zeydân, a.g.e., II, 310-315; İsmail Paşa, a.g.e., II, 307; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., IX, 78; Suppl., II, 403-404.

27 Meselâ onun Hulâsat fî a´yâni’l-hâdiye ´aşare (Kahire 1284/1867) en önemli çalışmasıdır.

28 Hakkında bk. Corcî Zeydân, a.g.e., III, 313; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., XIII, 165.

29 Hakkında bk. İsmail Paşa, a.g.e. II, 426-427; Ömer Rıza Kehâle, a,g,e, XII, 218-219; GAL, II, 369; Suppl., II, 496-497.

30 Hakkında bk. Corcî Zeydân, a.g.e., III, 307; İsmail Paşa, a.g.e., I, 755-756; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., VII, 3; GAL, II, 307.

31 Hakkında bk. Corcî Zeydân, a.g.e. II, 309-210; İsmail Paşa, a.g.e., I, 549; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., V, 191-192; GAL, II, 291; Suppl., II, 402.

32 Hakkında bk. Corcî Zeydân, a.g.e., II, 310; İsmail Paşa, a.g.e., I, 498; Hayreddin ez-Ziriklî, a.g.e., IV, 46; GAL, II, 292-293; Suppl., II,402.

33 Hakkında bk. Corcî Zeydân, a.g.e., II, 326; İsmail Paşa, a.g.e., II, 299; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., IX, 105; GAL, II, 383; Suppl., II, 516.

34Hakkında bk. Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., IV, 42; GAL, II, 373; Suppl., II, 500.

35 Hakkında bk. İsmail Paşa, a.g.e., I, 35-36; Hayreddin ez-Ziriklî, a.g.e., I, 28.

36 Hakkında bk. İsmail Paşa, a.g.e., I, 432-433; Hayreddin ez-Ziriklî, a.g.e., V, 337-338.

37 Hayatı hakkında bilgi için bk. Hayreddin ez-Ziriklî, a.g.e., II, 237-238; GAL, II, 456.

38 Hakkında bk. Ömer Ferrûh, a.g.e., II, 769-775.

39 Hakkında bk.Ömer Ferrûh, a.g.e., II, 769-775.

40 Hakkında bk. Corcî Zeydân, a.g.e., II, 346-347; İsmail Paşa, a.g.e., II, 273; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., IX, 242-243; GAL, II, 414-415; Suppl., II, 595-597.

41 Bk. Corcî Zeydân, a.g.e., II, 288-289, 316, 318, 321.

42 Hayatı için bk. Osmanlı Müellifleri, I-III (İstanbul 1333), III, 124; Orhan Şaik Gökyay, “Kâtip Çelebi”, İA, VI, 432-438; Ömer Ferrûh, a.g.e., II, 608-620.

43 Bk. Kütükoğlu (Bekir), Kâtip Çelebi Fezlekesinin Kaynakları, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1974.

44 Hayatı hakkında bk. Mehmet Tahir, a.g.e., I, 278-279.

45 Hakkında bk. a.mlf., a.e., I. 361.

46 Hakkında bk. a.mlf., a.e., II. 43.

47 Hakkında bk. Ömer Ferrûh, II, 429-430.

48 Hakkında bk. a.mlf., a.e., II. 555.

49 Hakkında bk. a.mlf., a.e., II. 761-769.

50 Hayatı için bk. Mehmet Tahir, a.g.e., I, 361; Mehmet Süreyya Sicill-i Osmânî, I-IV ‘İstanbul 1333), IV, 159.

51 Hakkında bk. Mehmet Tahir, I, 212-213.

52 Hakkında bk. a.mlf., a.e., I. 359.

53 Bk. İsmail Paşa, a.g.e., II, 280; Mehmet Tahir, a.g.e., I, 295; Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi, I (İstanbul 1330); II (İstanbul 1332), III (İstanbul 1927); IV/I (İstanbul 1928); IV/2(İstanbul 1935); V (kayıp); VI-XI(Süleymaniye mikrofilm arşivi, nr. 3681-3682), IX,375.

54 Bk. Katip Çelebi, Keşfu’z-Zunûn, I-II, nşr. Şerafeddin Yaltkaya-Rıfat Bilge (İstanbul 1941), I, 1807; İsmail Paşa, a.g.e., II, 280.

55 Bk. Besim Derkot, “Amasya” İA, I, 393.

56 Bk. Hüseyin Hüsameddin, IX, 374, Hızır b. Muhammed’in vefatından sonra Gürcüzade İbrahim Bey, burayı satın almış ve genişletmiştir. Bk. a.mlf., a.g.e., IX, 380.

57 Bk. a.mlf., a.g.e., IX, 374; âtip Çelebi, a.g.e., II, 1807.

58 Bk. Hüseyin Hüsâmeddin, a.g.e., IX, 374; VIII, 117; Kâtip Çelebi, a.g.e., II, 1807.

59 Osmanlılarda muhafaza memuru, kavas yerinde kullanılırdı. Bk. Meahmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih deyimleri ve tetrimleri sözlüğü, I-III (İstanbul 1946-55), III, 606.

60 Bk. Mehmet Tahir, a.g.e., I, 295; Kâtip Çelebi, a.g.e., II, 1807. Kâtip Çelebi, Maksud şârihlerini dile getirirken Hızır b. Muhammed’in babası Muhammed b. Ca´fer’i, oğlunun kaleme aldığı Unbûbu’l-belâğa adlı eserin müellifi olarak göstermektedir. Oysa eserin Hızır b. Muhammed’e ait olduğunda hiç şüphe yoktur. Diğer taraftan İsmail Bağdâdî de el-Amâsî’nin babası Muhammed’in hal tercümesinde, onu, Unbûbu’l-belâğa’nın müellifi olarak tanıtmaktadır. Bk. İsmail Paşa, a.g.e., II, 280.

61 Harşana, Amasya ilinin eski adlarından biridir. Bk. el-Hamevî, Mu´cemu’l-buldân, I-V (Beyrut 1955), II, 359.

62 Bk. Hüseyin Hüsameddin, a.g.e., IX, 375.

63 Bk. a.mlf, a.g.e., IX, 375.

64 Bk. a.mlf., a.g.e., IX, 374.

65 Müderris, medrese ve camide öğrenciye ders okutan hoca yerinde kullanılan bir tabirdir. Kullanılış itibariyle “muallim” ile farklıydı. Müderris olmak için medrese veya camide okunması zorunlu olan dersleri okuyup mezun olmak gerekliydi. Bu ünvan, sonraları Darulfünun hocalarına da verilmiş, Darulfünun’un Cumhuriyet devrinde üniversite, hocaların da profesör adını alıncaya kadar devam etmiştir. Bk. Mehmet Zeki Pakalın, a.g.e., II, 598.

66 Bk. Lübbu’l-ferâiz, (Nuruosminiye Ktp., nr. 3903-4432/1-4, vr. 73b).

67 Bk. el-İfâza fî Unbûbi’l-belâğa, Köprülü Ktp., nr. 1422,1a.

68 İsmail Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III2, s. 459; Türkiyat Mecmuası, XIII, (1958), s. 101-116.

69 Bk. Köprülü Ktp., nr. 1422, vr. 1a.

70 Bk. Hüseyin Hüsameddin, a.g.e., IX, 375.

71 Bk., a.g.e., a.y.

72 Bk. Hüseyin Hüsamaddin, IX, 379.

73 Bk. a.g.e., a.y.

74 Bk. el-İfâza fî Unbûbi’l-belâğa, Süleymaniye Ktp. (H.Hüsnü Paşa, nr. 1447, vr. 1b., Kasidecizade, nr. 686/2, vr. 1b).

75 Bk. Tehyîcu Ğusûni’l-usûl, Süleymaniye Ktp. (Laleli, nr. 698, vr. 1b).

76 Bk. el-İfâza fî Unbûbi’l-belâğa, İstanbul Üniversitesi Ktp. nr. 3032, vr. 18a, ayrıca bk. a.e., Beyazıt Ktp. nr. 5960, vr. 18a).

77 Bk. Hüseyin Hüsameddin, a.g.e., IX, 380.

78 Hayatı için bk. a.mlf, a.g.e., XI, 164-165.

79 Hayatı için bk. a.g.e., IX, 383.

80 Bk. a.g.e., a.y.

81 Bk. el-İfâza fî Unbûbi’l-belâğa, H. Hüsnü Paşa, nr. 1447, vr, 1b., Esat Efendi, nr. 2957, vr., 1b; Kasedecizade, nr. 686/2, vr. 1b.

82 Bu medrese, Sultan II. Murad devrinde yaptırılmıştır. Müderrislerinin günde 5 akçe aldığına bakılırsa bu medrese yüksek ilimlerin okutulduğu medreselere hazırlayıcı mahiyette bir medreseydi. Bk. Mustafa Bilge, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul, 1984, s. 163-164.

83 Vefat etmiş bir kimsenin terekesini varisleri arasında taksim eden şer´î memurluk. Osmanlı Devleti’nin şer´iyye teşkilatında miras taksimi, biri kazasker kassamları ve diğeri de bir mahallin kadılığında, yani şer´î mahkemelerde bulunan kassamlar olmak üzere iki sınıf kassam vardır. Bk. İsmail Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilatı, s. 121; Mehmet Zeki Pakalın, a.g.e., II, 209-210.

84 Mutasarrıf, sancak adı verilen teşekkülün başında bulunan memur hakkında ünvan olarak kullanılan bir tabir. Bugünkü kaymakamlıktan büyük, valilikten küçük bir mevki. Bk. Mehmet Zeki Pakalın, a.g.e., II, 586.

85 Köprülü Mehmet için bk. İA., VI, 892-897.

86 Sadrazam muavini yerinde demek olan memurun ünvanı. Mehmet Zeki Pakalın, a.g.e., II, 251-255.

87 Hüseyin Hüsameddin’in rivayetine göre, Mumcuzâde Seyyid Ağa, Akdağ ve Geldikalan nahiyelerinden bazı kimselere Hızır b. Muhammed’in kendilerinden rüşvet aldığını söylemeleri için kandırmış. Bk. Hüseyin Hüsameddin, a.g.e., IX, 377.

88 Hakkında bk. M.Tayyib Gökbilgin, “II. Fazıl Ahmet Paşa”, İA, VI, 897-905.

89 Bk. GAL, II, 424; Suppl., II, 631.

90 Bk. el-İfâza fî Şerhi Unbûbi’l-belâğa, Nuruosmaniye ktp., nr, 4432, vr. 1a.

91 Bk. Hüseyin Hüsameddin, a.g.e., IX, 380.

92 Mehmet Tahir, a.g.e., 1, 295; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., IV, 102.

93 Bk. İsmail Paşa, a.g.e., 1, 347.

94 Bk. Hüseyin Hüsameddin, a.g.e., IX, 380.

95 Unbûbu’l-belâğa’nın tam adı, Unbûbu’l-belâğa fî yenbûi’l-fesâha’dır. Müellif bu metnin telifine 1060(1650)’de başlamış 1061(1651)’de bitirmiştir. Nüshaları için bk. Adana İl Halk Ktp., nr. 1141, vr. 134b-141a., Beyazıt Ktp., nr. 5960, 18 vr.; Millet ktp., (Ali Emîrî, nr. 3514, vr. 79-90); Nuruosmaniye Ktp., nr. 3903, vr. 75-86; Köprülü Ktp., nrb 1422, vr. 1b-13a., İ.Ü. Ktp., nr. 3022, vr. 87b-101a.

96 Mehmet Tahir, a.g.e., I, 295; Hüseyin Hüsameddin, a.g.e., IX, 379.

97 Bk. el-İfâza fî Unbûbi’l-belâğa, H. Hüsnü Paşa, nr. 1447, vr. 1b., Esat Efendi, nr. 2957, vr. 1b, Kasidecizade, nr. 686/2, vr. 1b.

98 Hakkında bk. es-Suyûtî, Buğyetu’l-vu´ât, Kahire 1326, s. 66; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., X, 145-146.

99 Hakkında bk. Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., VIII, 282; GAL, I, 294-296.

100 Bu eser doçentlik çalışması olarak ele alınmıştır. Bk. Hüseyin YAZICI, Hızır b. Muhammed el-Amâsî ve el-İfaza fî şerh Unbûb el-belaga fî yenbû’ el-fesâha’sı İstanbul 1996.

101 Bk. Hüseyin Yazıcı, a.g.e., s.90.

102 Bk., a.mlf., a.e., s. 105.

103 Bk. a.mlf., a.e., s. 105.

104 Bk. a.mlf., a.e., s. 56.

105 Kâtip Çelebi, a.g.e., II, 1827; Mehmet Tahir, a.g.e., I, 295; Ömer Rıza Kehhale, a.g.e., IV, 102; Amasya Tarihi, IX, 379.

106 Hakkında bk. Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., VI, 32, GAL, II, 196-198; Suppl., II, 263-268.

107 Kâtip Çelebi, a.g.e., II, 1823.

108 Muhtasar için bk. Nuruosmaniye Ktp. nr. 4432, vr. 56b; nr. 3903, vr. 56-66; Amasya Beyazıt Ktp., nr., 409, vr. 82b-94b; nr. 1411, vr. 1b-14b; nr. 410, vr. 69b-82b; nr. 1860, vr. 16b-25b; Adana İl Halk Ktp., nr. 1141, vr. 72b-81a; Süleymaniye Ktp. (H. Mahmut Efendi nr. 746, vr. 29-39; İ.Ü., nr. 3022, vr. 60b-76a.

109 Bk. Süleymaniye Ktp. (Laleli, nr. 698, vr. 1b-100a; Yazma Bağışlar, nr. 918,97 vr; Yozgat, nr. 757,90 vr.) İ.M. Ktp. nr. 2587, 1b-79b.

110 Bk. Tehyîcu Ğusûni’l-usûl, Süleymaniye Ktp. (Laleli, nr. 698, vr 1b).

111 Kâtip Çelebi, a.g.e., II, 1250; Mehmet Tahir, a.g.e., 1, 295; Ömer Rıza Kehhâle, a.g.e., IV. 102.

112 Kâtip Çelebi, a.g.e., II, 1247-1250; Hızır b Muhammed, bu eseri 1064 (1653) senesinde bitirmiştir.

113 Bk. nr. 4432, vrb 67a-73b; ayrıca bk. Amasya Beyazıt Ktp., nr. 966, vr. 83b-90a; İ.Ü., Ktp., nr. 3022, vr. 67b-80a; Nuruosmaniye Ktp., nr. 3903, vr. 67-73.

114 Mehmet Tahir, a.g.e., 1, 295; Nuruosmaniye Ktp., nr. 3903, vr. 67-73.

115 Kâtip Çelebi, a.g.e., 1, 186-194.

116 Amasya Beyazıt Ktp., nr. 2057, 90 vr.

117 Hüseyin Hüsâmeddin, a.g.e., IX,379.

118 a.mlf., a.g.e., IX, 379.

119 Bk. Kâtip Çelebi, a.g.e., I, 495.

120 Bk. Hüseyin Hüsameddin, a.g.e., IX, 379.

121 el-İfâza fî Unbûbi’l-belâğa’nın Süleymaniye Ktp. Kasidecizade nüshasındaki bir kayıtta “Zamanımızın en büyük âlimi” ibaresi bulunmaktadır. (Bk. nr. 686/2, vr. 86b).

122 Bk. Hüseyin Hüsameddin, a.g.e., IX, 377.

123 Bk. el-İfâza fî şerh-i Unbûbi’l-belâğa, Süleymaniye Ktp. (H.Hüsnü Paşa, nr. 1447, vr. 1b.)

NÜSHA YAZ 2001




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©www.azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə