Bir Tersane Bir Hayat




Yüklə 45.48 Kb.
tarix27.04.2016
ölçüsü45.48 Kb.
KİTAP ÖZETİ

Ali CAN, Bir Tersane Bir Hayat , Üstün Eserler Yayınevi , İstanbul – 2002 , I.Baskı , 398 sayfa.

Yazar Hakkında : Ali Can, 1936 yılında Çatalca’nın Karacaköy nahiyesinde doğdu. II. Dünya Savaşı’nın Türkiye’yi tehdit etmeye başladığı yıllarda altı yaşında ailesi ile birlikte İstanbul’a göç etti. İlkokulu bitirdikten sonra, ortaokulu babasının çalıştığı Haliç Tersanesi’nin Orta Sanat Okulu’nda liseyi Sultanahmet Sanat Enstitüsü’nde tamamladı.

1959 yılında Yıldız Teknik Okulu (Yıldız Teknik Üniversitesi) ‘nu bitirdi. 1960 yılında aynı üniversitede master programından mezun oldu. Askerlik görevinin ardından Camialtı Tersanesi Dizayn Şefliği, İstinye Tersanesi Ticaret Şefliği , İşletme ve Planlama Başmühendisliği görevlerinde bulundu.1973 yılında Japonya’ya sipariş edilen gemilerin kontrol mühendisi olarak bu ülkeye gönderildi.

1975 yılında Haliç Tersanesi’nde müdür olarak göreve başladı.1977 yılında Denizcilik bankası yönetim kurulu üyeliği ve genel müdür yardımcılığı görevine başladı.1984 Yılında bu görevinden emekliye ayrıldı. Bir süre özel sektörde çalıştıktan sonra aktif iş hayatına veda etti. Yazar halen hayattadır ve basılı başka eseri bulunmamaktadır.

Özet : Ali Can üç çocuklu bir ailenin son çocuğu olarak Çatalca’nın Karacaköy Nahiyesi’nde dünyaya gelir. Zaman zaman saygın bir kişilik olması ile övündüğü dedesinin adını alan yazar, doğduğu beldenin pek çok tarihi ve doğal güzelliğe sahip olduğunu nakleder.

İlk çocukluk yılları ile ilgili hatıraların naklederken ailesinin odun kömürü imalatı ve çiftçilikle uğraştığını belirten yazar, II. Dünya Savaşı’nın Türkiye’yi tehdit etmeye başladığı 1941 ve 1942 yılarında Trakya’daki vatandaşlar arsında büyük bir huzursuzluğun yaşandığını, bu nedenle ailesi ile birlikte savaş tehdidi yüzünden İstanbul’a göç ettiklerini nakleder. 3, 4 gün süren bir at arabası yolculuğunun ardından Edirne kapıda bahçeli bir eve yerleşirler. Bu tarihten sonra yazarın hayatında yeni bir dönem başlar. Maddi sıkıntıların zorluklarını hissettirdiği kent yaşamı sonunda babası, itfaiyede bulduğu işinden ayrılarak Haliç Tersanesi’nde çalışmaya başlar. Bir süre sonra kirasını ödeyemedikleri evden de taşınarak Karagümrük’ te bir eve yerleşirler. Ali Can burada 27. İlkokula kaydedilir.

Yazarın naklettiklerinden anlaşılan ilginç bir bilgi de bu yıllarda okulların numaralarla adlandırılıyor olmasıdır. Bu okulda 1. sınıfa devam ederken rahatsızlığı dolayısıyla sınıf tekrarına kalırsa da ertesi yıl 2. sınıftan devam etmesi uygun görülür.

1945 yılında II. Dünya Savaşı’nın bitmesi nedeniyle her yerin bayraklarla donatıldığını herkesin sevinçle birbirine sarılarak bu haberi kutladığını nakleder. Bu tarihten sonra artık evlerde karartma uygulamasına da son verilmiştir. Savaşın son bulmasına karşın aile, İstanbul’ da kalmaya devam eder. Yazar insanı şaşırtan bir hafıza ile Vefa Stadı’nda seyrettiği maçları, dönemin ünlü futbolcularının özelliklerini ve bakkal çıraklığı yaptığı döneme ait ilginç yaşantılarını en ince ayrıntılarına kadar nakleder. Anılarının ifadesi itibarıyla yazar, çocukluğunda oldukça olgun kişilik özelliği sergilemektedir.

Özellikle bakkal çıraklığı yaptığı dönemlere ilişkin anılarında bu gün yaşı kırkın üzerinde olan insanların dahi nostaljik bir tebessümle yad edeceği pek çok anı bulunur. Açık satılan gaz ve zeytinyağı, gazete kağıdından yapılmış kese kağıtları ve şişkin veresiye defterleri bunlardan bazılarıdır.

Bir süre sonra yazar ve ailesi babasının işyerine ulaşım güçlüğü nedeniyle Eyüp ’e taşınırlar. Yazarın yeni okulu Eyüp 37. İlkokulu olur. İlkokulu iyi derece ile bitiren yazarın ödülü ise “Türk Meşhurları Ansiklopedisi”’dir . İlkokulun ardından babasının isteği ile Haliç Tersanesi Orta Sanat Mektebi’ne yazılır. Fakat okulu bitirenlerin tersanede işe başlama zorunluluğu vardır. Okulu birincilikle bitirir. En büyük ideali eğitimine devam etmektir. Bu isteğini okul müdürüne açtığında gerekli yardımı alamaz. Bunun üzerine Tersane müdürü Nedret Utkan ’a konuyu tek başına iletmeye karar verir ve bunda da başarı kazanır. Nedret Utkan bu andan itibaren Ali Can ’ın hayatındaki en önemli insanlardan biri olacaktır. Lise tahsili için kaydını “Sultanahmet Sanat Enstitüsü”ne yaptırır. II. Abdülhamid zamanında açılan okulu, 1955 yılında birincilikle bitirir. Haliç Tersanesi Müdürü Utkan bu başarısından dolayı kendisine 2.500 lira ödül verir. Mühendis olabilmek için Yıldız Teknik Okulu ’nun sınavlarını kazanarak tersanenin verdiği aylık 150 lira bursla burada okumaya başlar. İlk yılın sonunda 92 kişilik sınıftan ancak – yazarın da aralarında bulunduğu – 20_25 kişi üst sınıfa geçmeyi başarmıştır ve bunlar arasında bütünlemeye kalmayan tek kişi de Can ’dır. Öğreniminin 2. yılından itibaren stajını da Haliç Tersanesi’nde yapmaya başlar.

Okulu bitirdiğinde babasının kendisine 11 yıl önce gösterdiği hedefi geçekleştirmiş ve Haliç Tersanesi’ne mühendis olmuştur. Aynı yıl Yıldız Teknik Okulu’nda açılan master programını kazanır. Fakat 1959 yılı DP iktidarının sonuna yaklaştığı dönemdir. Yazar bu dönemi şöyle nakleder ;“ Biz mühendis talebeleri olarak ülkede yapılan yatırımlardan , barajlardan , yollardan , fabrikalardan doğrusu mutluluk duyuyorduk, memnunduk ama o Vatan Cephesi komiklikleri , 40-50 yıllık gazetecilerin itile kakıla hapse atılmaları, İnönü’ye yapılan hakaretler bizi çok rahatsız ediyordu. Bunlar çok yanlış şeylerdi.”

1960 yılı başlarında İstanbul Üniversitesi öğrencileri tarafından Beyazıt Meydanı’nda başlayan ilk öğrenci hareketlerinin bir süre sonra Ankara Üniversitesi’ne de sıçramasıyla Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilir. Öğretim yılı sonuna yaklaşılmasına karşın sıkıyönetim komutanlığı tarafından bütün üniversite ve yüksekokullar kapatılır.

Gittikçe artan öğrenci olayları Başbakan ’ın tüm itidal tavsiye eden konuşmalarına karşın azalmaz ve yazar 27 Mayıs sabahı , saat 3 sularında gür bir sesin ihtilal duyurusu ile yeni dönemin başladığını, bu sesin sahibinin Alparslan Türkeş olduğunu sonradan öğrendiğini nakleder. Okulların tekrar açılmasının ardından kendine ait geleneği devam ettirerek master programını da birincilikle bitirir. Birincilik diplomasını veren kişi Milli Birlik Komitesi üyesi Mehmet Özgüneş ’tir.

Yazar Okul hayatında bu kadar başarılı bir öğrenci olmasını fakir bir aileden gelmiş olmasına bağlar. Liberal görüşe sahip olmasına karşın komünist ülkelerde ki eğitim de fırsat eşitliğinden övgüyle bahseder. Ülkelerin kalkınması için tek yolun eğitim olduğunu vurgular.

Can kitabında , hayatında ve Türk denizcilik sektöründe önem kazanan insanların kısa biyografilerine de yer verir. Bunlar arasında en önemlisi ortaokuldan sonra liseye devamına izin veren ve o dönemde Haliç Tersane müdürü olan , daha sonra da Denizcilik Bankası Genel Müdürlüğü görevine getirilen ve şaşırtan bir azimle 62 yaşında doktora yapan Nedret Utkan ’dır. Yazar Utkan ’ı daima ideal insan olarak anar.

1961 yılında Can askerlik görevini yerine getirmek üzere Balıkesir’de iken babasını kaybeder. Bu olay O ’nun ilk kez ağlamasına neden olan hayatının en acı yaşantısıdır. Bartın Pelikan Üs Komutanlığı’nda askerliğine devam ederken Bartın’da esnaf tarafından açılan tek lisede matematik ve fizik dersleri verir. Esnaf, başarısı üzerine askerlikten sonra öğretmenliğe devam etmesini isterse de denizcilik idealleri uğruna bu teklifi geri çevirir. Bu esnada merasim kıtası komutanı olarak Bartın’a gelen İnönü’yü karşılar.

Askerlik dönüşü Camialtı Tersanesi Dizayn Büro Şefi olarak göreve başlar. Bu görevi sırasında tersanede, 1955 yılında yaşanmış bir olay olmasına rağmen o günden bu güne istihza ile anılan Abidin Daver gemisinin suya indirilmesi ile ilgili bir hatırayı nakleder. Geminin suya indirilmesi töreni sırasında söz alan DP ‘li politikacı bir saatten fazla konuşunca sabit kızaklarla kayıcı kızaklar arasında ki yağ tamamen erimiş ve gemi o gün suya indirilememiştir. Can, bu hadiseden sonra tersaneciler arasında “Aman Abidin Daver Gemisi’ne benzemesin” şeklinde bir deyimin oluştuğunu nakleder.

1965 yılında dünyanın en küçük ve kapalı koylarından biri olduğunu belirttiği İstinye tersanesi ticaret şefliğine , 1966 ‘da da aynı tersanenin işletme başmühendisliğine getirilir. Henüz 30 yaşındadır. Yazar bin kişiyi aşan personele bu yaşına rağmen hakim olarak büyük başarı kazandığını ifade eder. Tersanede görev yaparken hareketine 5 gün kala getirilen hasarlı bir geminin 20_25 günlük tamiratını 5 günde tamamladıklarını nakleder. Yazara göre saygınlık kazanmış bir idarecinin maiyetindeki personelden çok iyi verim alması mümkündür. Can İstinye tersanesinin şehir içinde olduğu ve denizi kirlettiği iddiası ile (1991) sonraki yıllarda kapatılmasını şiddetle eleştirerek, tüm dünyada tersanelerin şehir içinde olduğunu ve bunların sanayi toplumlarının ana unsurları olduğu içinde hiç kimse tarafından eleştirilmediğini belirtir. Modernleşmenin ilk şartının zenginleşmek olduğunu çevre güzelliğinin ise sonra gelmesi gerektiğini ifade eder ve İstinye Tersanesi’nin güzellik uğruna kapatılarak 5-6 bin kişinin ekmek kapısından olduğunu savunur.

Kanımızca yazarın çalışmasında bahsettiği en ilginç olaylar sipariş verilen gemilerin kontrolü için 1973’te gönderildiği Japonya‘da yaşadıklarıdır. Moskova aktarmalı olarak gerçekleşecek Japonya seyahati sırasında Moskova’da geçirdikleri geceyi naklederken Rus insanlarının asık yüzlü ve mutsuz göründüklerini anlatır. Otelde son derece dağınık buldukları odalarını toplayan kadının ilgisiz ve mutsuz tavırlarını da tasvir ederek bu yargısını pekiştirir. Ardından Tokyo’ya ulaştıklarındaki tasvirleri iki ayrı dünyanın tezahürü gibidir.

Doğal olarak yurtdışına çıkan her insanda olduğu gibi yazarda da oluşan yansımalar kendi ülkesinde görmediği olumlu ve olumsuz yanlardır. Can‘ı Japonya’ya iner inmez en fazla etkileyen özellik de bu olur. Bakımlı , modern bir şehir, son derece temiz ve konforlu ama lükse kaçmayan bir yaşam tarzı . Yazar, 12 saat farkla komünist ve liberal ekonomi arasındaki farkı “müthiş” boyutlarda yaşadığını naklederek bu farkın “gece ve gündüz arasında ki fark” kadar çarpıcı olduğunu nakleder.

Can ’ı Japonya’da etkileyen olaylardan biri de Tokyo-Osaka arasındaki 600 km’yi üç saatte kat eden hızlı trenlerdir. Bu hattın daha sonra Japonlar tarafından, denizaltından en güneydeki Kiyuşu adasına dek uzatıldığını anlatır.

Yazar, Japon otel odalarının oldukça küçük olduğunu, sadece yabancılar için karyola koyduklarını kendi yataklarını ise yere serdiklerini anlatır. Japonya’da kaldığı süre içinde tüm Japonların müthiş bir tempo ile “arı gibi” çalıştıklarını , tersaneye gittikleri ilk gün ise Japonların işe başlamadan önce toplu halde sabah sporu yaptıklarını nakleder. Can ’ı ve arkadaşlarını Japonya ‘da kaldıkları süre içinde en fazla sıkıntıya sokan olay ise pilav dışında hiç ortak noktaya sahip olmadığımız yemek kültürümüzdür. Yazar, Japonya’da besin maddelerininde çok pahalı olduğunu ve zeytin bulamadığı bu ülkede arkadaşlarının Türkiye’den getirdiği birkaç zeytini bir damak hasreti ile nasıl yediğini zevkle nakleder.

Japonya’da kaldığı süre boyunca Japon teknolojisinin geldiği noktaya ve Japon insanlarının çalışkanlığına olan hayranlığını her fırsatta dile getirir. Zenginler bile çok küçük evlerde yaşamakta ve lüks tüketimden mümkün olduğunca kaçınmaktadırlar. Yazar, Japonları, seyrettiği vurdulu kırdılı filmlerden elde ettiği izlenimle kavgacı bir millet olarak beklemesine rağmen orada kaldığı süre boyunca hiçbir kavgaya şahit olmaz.

Kitapta, Japon tersaneciliğinin geldiği noktadan da bahseden Ali Can, ilk tersanecilik deneyiminin çok eskilere dayanmadığını, 1856 yılında Edward adındaki bir İngiliz kaptanın Japonya yakınlarında bozulan gemisini tamir etmek amacıyla kendi kurduğu atölye ile başladığını belirtir. Japonlar bu tarihsel olayı ”Edward House” adlı tepe üzerindeki ev ile anıtlaştırmışlardır. Bu tersane Japonların ilk ciddi tersaneleridir. Japonya’da topyekun denizcilik konusunda ki ilk açılım ise İmparator Meji döneminde başlayan batılılaşma dönemi ile olmuştur. Bu dönemde bazı öğrenciler batı tarzında tersane görmeleri için batıya gönderilmiştir. Yazar, Japon tersanelerinde 1960’lı yılların sonunda dünya gemilerinin %50 sinin yapıldığını 1969 da alınan siparişlerin ise1975’e taahhüt edildiğini belirtir.

Ali Can, Japonların bu başarıya batı teknolojisini tartışmasız kabul edip, tekniklerini uygulayarak ulaştıklarını söyler. Türkiye’de ise İsviçre lisanslı Pendik-Sulzer motor fabrikası açma konusunda yaşadığı bürokratik güçlüklerden esefle bahseder. Bizden çok daha geç başlamasına rağmen Japon tersaneciliğinin geldiği noktayı biraz da eğitim ve özelleştirmenin rolüne bağlar.

Yazar, dokuz ay sonra ülkemize döndüğünde bozuk yolları, kesik elektrikleri ve akmayan suları gördüğünde buruk bir duygu ile oğluna kavuşmanın sevincini bile yaşayamadığını anlatır. Ülkesine döndükten kısa bir süre sonra 1948’de kapısından içeri ilkokul öğrencisi olarak girdiği Haliç Tersanesi’ne müdür olarak atandığını öğrenir. Bu atama O’nda oldukça nostaljik duygular uyandırır.

Kitapta, Türk tersaneciliğine ait tarihsel bilgiler ve denizciliğe ait kurumlarla ilgili bilgiler de mevcuttur. Bu kısımda yazar, Japonlardan 700 yıl evvel ilk tersaneyi Alanya’da kurmamıza rağmen bu gün çok geride olmamızdan esefle bahseder. Özellikle 1886-1992 yılları arasını ise kayıp yıllar olarak ifade belirtir.

1938’de kurulan Deniz bankın devamı niteliğinde 1952 yılında kurulan Denizcilik Bankası yazara göre Türk denizciliğinin dönüm noktası olmuştur. 1938’de Denizbank tarafından İngiltere’ye gönderilen genç mühendisler yurda döndüklerinde Denizcilik Bankası’na yönetim kurulu üyesi olarak atanmışlar ve bu alanda büyük gelişmelerin sağlanmasına vesile olmuşlardır.

Can, Türk denizciliğinin gelişmesi için sadece tersane yapımı ile konunun çözümlenemeyeceğini bu gemilerin motorlarının da yapılmasının ve ülkede gelişmiş bir demir çelik endüstrisinin bulunmasının gerekliliğini ifade eder. Kitapta, Türk denizciliği ile Japon denizciliğinin tarihsel süreci de karşılaştırmalı olarak verilir. Özet olarak, geri kalışımıza; konuya karşı duyarsızlık ve bürokratik engeller neden gösterilir. Köy Enstitülerinin kapatılarak teknik eğitime verilen önemin azaltılması da Can’a göre önemli bir hatadır.

Kitapta özelleştirmenin kalkınmadaki öneminden bahsedilerek, Türkiye’de 1950’de başlayan özel teşebbüsün desteklenmesinden 1960’lar da başlayan devletçilik akımı ile vazgeçildiğini ,1980’de tekrar esen özelleştirme rüzgarına rağmen başarılı sonuçların hala alınamadığını belirtir.

Yazar, Türk insanının karakter tahlilinde de bulunarak milli birlik ve beraberlik duygusunun yüksek olmasına karşın iyi organize olunmadığından ve yöneticilerin personele örnek idareciler olarak görev yapmadığından bahseder. Ayıca, bizde kazanılanların yatırım alanlarından çok tüketim alanlarına yönlendirilmesini de eleştirir.

Yazar, Haliç Tersanesi müdürü iken, tersanede çalışan işçilerin bazılarının sendika genel merkezine bazılarının da sendika iş yeri temsilciliğine taraf olduğunu bunun da büyük sıkıntı yarattığını nakleder. Bu sorunu ve yemek boykotunu nasıl çözdüğünü anlatarak bu kısımda ideal idareci davranışı örnekleri verir.

Yazarın Denizcilik Bankası genel müdür yardımcılığına atandığında yaşadığı olay da son derece ilginçtir. İktidarın değişmesinin ardından genel konularla ilgili brifing alan denizcilikten sorumlu bakan, yolcu taşımacılığı yapan Kuzey Akdeniz seferinin harekete üç gün kala zarar ettiği gerekçesiyle iptal edilmesini ister. Can, bakanın bu emrine ilişkin seferin iptali ile ilgili toplanan yönetim kurulu toplantısında görevden alınma tehlikesine karşın yolcuların mağdur olacağı gerekçesi ile olumsuz oy kullanır. Bakan kendisini davet ederek istifasını ister. Bütün bunlara rağmen kararın geri alınmaması üzerine seferin iptali için bakanın emri ile geminin sefere uygun olmadığı şeklinde ekspertiz rapor hazırlatılmasına çalışılır, bunda da başarılı olunmayınca fare bulunduğu gerekçesiyle sefere 4_5 saat kala gemi ilaçlanır. Fakat büyük gayretlerle temizlik gerçekleştirilir ve 4 saatlik bir rötarla gemi kalkar. Bakanın bu ısrarlı tavırları sonucunda , geminin sefere kalkması yolunda oy kullanan üyelerin görevden alınma kararnamesi Cumhurbaşkanlığı köşküne gönderilir. Fakat üyelerden emekli Amiral Rıza Akol, durumu Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olan eski sınıf arkadaşı Fahri Çoker Paşa’ya naklederek kararnamenin imzalanmasına engel olur. Yazarın olayın sonu ile ilgili naklettikleri daha da ilginçtir. Bu aşamadan sonra şüpheli kişilerin mahallesinde kendisi ile ilgili istihbarat yaptıklarını öğrenir. Hakkında bazı yolsuzluk suçlamalarının çıkarılması üzerine Rıza Akol ile birlikte görevden alınma kararnamelerinin imzalanması ricasında bulunurlar.

Yazar, bu acı hatırayı Japonya’daki karar alma süreci ile karşılaştırır ve orada karar sürecinin alt kademelerden yukarıya doğru bir akış izlediğini ve nihai kararın en son en üst merci tarafından yapıldığını ifade eder.

Ali Can ’ın kitabının son iki bölümü Pendik Tersanesi ve Pendik-Sulzer Motor Fabrikası’nın kurulma çalışmalarına ayrılmıştır. Yazarın naklettiğine göre 1936 yılında Atatürk, Marmara’da büyük bir tersane kurulmasını emreder .Yetkililerin araştırması sonunda Pendik Koyu’nun en münasip yer olduğuna karar verilir. 1937-1940 arası arazi istimlak işleri ve arazi düzeltme çalışmaları yapılır. 1940 yılında İnönü’nün çalışmaların durdurulması emrini verdiği güne dek çalışmalar bu şekilde yürütülür.1940 yılında “Beyaz Tren”i ile Pendik Tersanesi’nin şantiyesine gelen İnönü, bir kamyon ile birkaç işçinin çalıştığını görünce elindeki asasını kaldırıp havada bir kaç kez çevirir ve “kapatın burayı” diye gürler.

Tersane ile ilgili çalışmalar 1950 yılında tekrar başlatılır. Bölgede arazilerin istimlakine karşı çıkan bazı yazarlara ve yöre halkına karşın istimlak çalışmalarına devam edilir. Fakat çalışmalar 1960 ihtilaline dek devam etse de bitirilemez.

İhtilalin ardından kurulan Devlet Planlama Teşkilatı ilk kalkınma planına Pendik Tersanesi’ni de alır ve beynelmilel proje ihalesine çıkılır. İhaleye Almanya, Polonya, İsveç, Norveç, Danimarka, Fransa ve İspanya firmaları teklif verir. Tersanenin altyapı işlemleri ile ilgili ihaleyi Polonya firması kazanır ve tersanenin temeli 29 Mayıs 1969’da dönemin başbakanı Süleyman Demirel tarafından ikinci kez atılır. Bu yıllarda DPT Müsteşarı olan Turgut Özal kendisini ziyarete gelen Japon heyete Türk denizcilik sektörü ile neden ilgilenmediklerini sorunca bu kez tersane ile ilgili işlemlere Japonlar’da dahil olur.1971 yılında Pendik Tersanesi’nin tam bir planı çıkarılsa da 1971 yılında gelen askeri muhtıra ve ardından gerçekleşen hükümet değişikliği bütün planları altüst eder. Fakat bütün bu olumsuzluklara karşın dönemin Japonya Büyükelçisi Şükrü Elekdağ ’ın gayretleriyle Japonların tekrara projeye ortak olması sağlanırsa da bir süre sonra ortaklıkla ilgili şaibeler üzerine CHP-MSP hükümeti “Pendik Tersanesi inşaatının milli imkanlarla yürütülmesi” kararını alır.

5 ocak 1978’de Denizcilik Bankası genel müdür yardımcılığı görevine tekrar atanan Ali Can, yönetim kurulunda ki görevine de tekrar başlamış olur. Genel müdür yardımcısı olarak Pendik Tersanesi de görev alanına girmektedir. Bu tarihten sonra Pendik Tersanesi ile işleri bizzat yürüttüğünü ve pek çok yolsuzluğu da ortaya çıkardığını nakleder. Bunlardan biri, mendirek inşaatında deniz suyuna dayanıklı kayalar yerine hemen tersane inşaatına yakın bir bölgeden getirilen kayalara uzak yerden geliyormuş gibi ücret ödenmesidir. Bu olay pek çok kişinin bilgisinde olduğu halde kimsenin olaya müdahale etmediğini ve duyarsız kaldığını nakleder. Bir başka yolsuzluk da kuru havuz inşaatında gerçekleştirilmiştir. Yazar, kitabında bu ve benzeri pek çok yolsuzluk olayının üzerine cesaretle giderek devlete büyük maddi çıkar sağladığını ama her defasında ilgili firmaların mahkemeye başvurarak işleri uzattığını nakleder. Bu anektodlar bir ölçüde yazarın sistemle ilgili serzenişleridir.

Bütün bu güçlüklere ülkenin içinde bulunduğu mali sıkıntılar da eklenince proje ile ilgili işlemler yıllar süren kesintilere uğramaktadır. Bu nedenle Can ve ekip arkadaşlarını zaman zaman daha ucuz inşaat formüllerine yöneltmektedir. Çok pahalıya mal olacağı gerekçesi ile kuru havuz inşaatından vazgeçilerek kızak projesine geçilmesi bunlardan bir tanesidir.

Yaşanan olağanüstü güçlüklere karşın tersanenin tüm işleri 1 temmuz 1982 sabahı açılış yapılacak şekilde bitirilir. Yazarın gerek açılış günü gerek bu çalışmalar sırasında naklettiği anıları ve duygularının ifadesinde yakalanan boyut, mühendislerin ortaya koydukları eserlere bir anne baba duygusuyla yaklaştıklarını ortaya koyuyor. Bir öğretmen için hayata başarı ile atılmış bir öğrencisi neyi ifade ediyorsa başarılı bir çalışmayı müteakip ortaya konan eserde bir mühendis için böylesi bir duygusal yansımanın izlerini taşıyor.

Dönemin Başbakanı Bülend Ulusu’nun kestiği kurdele ile Pendik Tersanesi onca güçlüklere karşın idealist insanların zafer abidesi gibi hayata geçer.

Tersanede inşa edilen gemilerin makineleri Polonya yapımı İsviçre lisanslı Sulzer’dir. Ali Can, bu makinelerin Polonya’dan alınması karşılığında Polonya’nın da Türkiye’den gemi sipariş etmesi konusunda bir anlaşma sağlayarak büyük bir başarı kazandığını nakleder.

Yazar’ın anılarının önemli bir bölümü de Pendik-Sulzer Motor Fabrikasının tersane içinde kurulması ile ilgilidir. Pendik Tersanesi’nde bir motor fabrikası kurulması fikri ilk kez 1953 yılında ortaya atılmış, buna rağmen başarılı olunamamıştır. 1968 yılında bu konuda ilgili firma ile tekrar görüşmelere karşın araya giren muhtıra nedeniyle çalışmalar tekrar kesintiye uğramıştır. Bir İsviçre firması olan Sulzer, Denizcilik Bankası’nın devlet kuruluşu olması nedeniyle ortaklığa sıcak bakmayarak Dünya Bankası’nın yan kuruluşu olan IFC’nin de projeye ortak olmasını istemiştir. Can, 1978’de tekrar göreve dönmesi ile Pendik tersanesinde motor fabrikası kurulması çalışmalarına da bizzat katıldığını ifade eder. Bir yandan Türkiye’deki bürokratik engeller, öte yandan batılı firmaların Türkiye’ye karşı olan kaygı dolu yaklaşımlarına karşın IFC ’nin de desteğinin sağlanarak Pendik-Sulzer Motor Fabrikası’nın, Sulzer lisansı ile üretime başlanması 1984 yılını bulur. Fabrikanın kuruluşu sırasında fabrika inşaatı da çok büyük güçlüklerin yaşanmasına nedn olacaktır. Bu güçlükler içinde en yıpratıcı olan da bürokratik yapılanmamın hantallığı ile insanlarımızın birbirine karşı olan güvensizliğidir.

Yazarın bir şikayeti de devlet yatırımları konusunda ortaya konan uzun vadeli projelerin siyasi nedenlerle sık sık inkıtaya uğramasıdır. Bu yaşananlar yazarda mutlak bir özelleştirme fikrinin doğmasına neden olur.

Can, bir dönemde Denizcilik Bankası’na genel müdür olmak için adının geçtiğini, fakat kendisini Halk Partili olarak nitelendiren bazı insanlar tarafından bunun engellendiğini ifade eder. Yazar, en son Denizcilik Bankası yönetim kurulu üyesi ve genel müdür yardımcısı iken Bursa Havayolları Şirketi’ne kredi verilmesi ile ilgili olarak kendisinin de aralarında bulunduğu bazı görevlilere soruşturma açılmasının kendisini çok üzdüğünü ve bunun üzerine de emeklilik kararı aldığını nakleder.

Kitabın sonunda yazar, tecrübeleri ışığında denizcilikle ilgili bazı önerilerde de bulunur. Haliç Tersanesi’nin denizcilik müzesi yapılması , Pendik Tersanesi’nin OYAK modeli getirilerek yabancı bir firma ile ortak olarak büyük gemiler inşa etmesi bunlardan bazılarıdır.

Yazar, ömrünün büyük bir kısmını vakfettiği Pendik Tersanesi ile ilgili duygularını ifade ederek kitabına son verir;

1 Temmuz 1982 günü yapılan açılış merasiminden evvel ,Pendik Tersanesi müdüriyet girişinin hemen yan tarafına kendi ellerimle bir çınar ağacı dikmiştim. Şayet bizden sonraki nesiller o çınar ağacının üzerinde bir kırlangıç sürüsü görürlerse bilsinler ki o kırlangıç kuşları bizlerin ve ağabeylerimizin ruhlarıdır. Ruhlarımız , tersaneden yükselecek çelik sesleri , dizel motor sesleri ile coşacak , şarkılar söyleyeceğiz.



....

Şayet bir gün o çınar ağacının dallarında tünerken , Pendik Tersanesinde çelik sesleri, motor sesleri yükselmez, tersane derin bir sessizliğe gömülürse işte o zaman hep birlikte üzüntünün derin kuyularına düşeceğiz.

İşte o zaman,

Ruhlarımız da ölecek,

Ruhlarımız da .”

Kitap Hakkında : “ Bir Tersane Bir Hayat “ yazarın kendi hayatını ve Türk denizciliği ile ilgili görüşlerini ifade ettiği otobiyografik bir çalışma. Yazarın kendi yaşamından kesitler sunduğu eserde, kronolojik bir sıra takip edilmemiş olmakla birlikte “hayatını adadığını” ifade ettiği denizcilik sektörünün tarihçesi ve bu alanda hizmet veren bazı bürokratlara da yer ayrılmış. Yazar, kitabının önemli bir kısmını Pendik Tersanesi ve motor fabrikasının kurulması ve geliştirilmesi için verdiği mücadeleye ayırmış. Yazarın kullandığı basit dil okuyucuyu sıkmasa da eserde bazı tip tahlilleri ve tasvirler dışında edebi bir anlatım bulmak mümkün değil.

Kitap, bir bürokratın iyi bir plan dahinde yaptığı, sistem ve hayata dair eleştirilerden daha çok, anıların ışığında bazı çıkarımların yapılmasında okuyucuyu serbest bırakacak kadar kendi özel dünyasının yansımasını ortaya koyuyor. Bütün bunlara karşın kitapta yazarın Pendik Tersanesi ve motor fabrikasının kurulması için verdiği mücadeleyi takip ederken, bürokratik yapı ve unsurlar konusunda bilgi sahibi olmak ve bu bilgiler ışığında sistem hakkında fikir oluşturabilmek mümkün görülüyor. Eserde, sistemin aksayan yönlerine ait tespitler bulmak mümkün olsa da, o ölçüde çözüm önerileri bulmak pek mümkün değil.



Kanımızca bu kitap, okuyucuya ülkenin sistematik özellikleri ve çözüm önerilerinden daha çok “Yaşasın İdealizm” dedirtecek duyguların oluşmasına katkı sağlıyor. Bir bürokratın, ülkenin tüm siyasi olumsuzluklarına karşın, başarılı sonuçlar alabileceğini ortaya koyuyor. Belki de sistemin damarlarında dolaşarak ona hayat veren kan , bu bir avuç idealist insanın yüreğinde temizlenmektedir. Kim bilir ...




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©www.azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə