‘Abese Sûresi




Yüklə 147.98 Kb.
tarix21.04.2016
ölçüsü147.98 Kb.

27/80 ‘Abese Sûresi


Sûrenin Adı

Sûre 42 ayettir, sûrenin ilk kelimesi olan “‘Abese” bu sûrenin adı olmuştur. İlk tertiplerin tümünde bu adla yer alır. Farklı birkaç isim anılsa da meşhur olmamıştır



Nüzül Zamanı

Sûre tartışmasız Mekke’de inmiştir. Sûrenin girişinde işaret edilen âmâ İbn-i Ümmü Mektum’un kahramanı olduğu olay bize sûrenin iniş zamanı hakkında ipucu verir; Allah Rasûlü davet için Mekke’nin önde gelen müşrikleriyle bir araya gelmiştir. Bu da muhtemelen iplerin kopma arafesini gösterir.

Sûre tüm tertiplerde Necm Sûresinin ardına yerleştirilir. Bu halde sûre Nübüvvetin 4. yılında inmiş olmalıdır.

Konusu

Sûre bir olay üzerinden peygamberin uyarılışıyla başlar. Her ne kadar ilk iki âyet için farklı şeyler söylemek mümkünse de sonraki âyetlerden anladığımız peygamberin uyarıldığıdır.

İlk pasajın ana teması statünün belirleyici olmadığıdır. Ardından genel olarak insandan söz eder. En sonunda söz yeniden dirilişe gelir. Ayrıca bu sûre, Kur’an âyetlerinin peygamberimizin kendi ürünü olmadığının kanıtı olarak özel bir örnek teşkil etmektedir.

Arka Planı

Aişe, Abdullah b. Abbas, Urve b. Zübeyr, Mücahid, Ebu Malik, Katade, Dahhak ve İbni Zeyd bu Sûrenin ilk on âyetinin Resûlüllah’ın, âmâ Abdullah b. Ümmü Mektum’a davranışı hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. (Taberî)

Resûlüllah bir gün Kureyş’in ileri gelenlerine İslam’ı anlatıp onları İslam’a davet ile meşgulken gözleri görmeyen ve fakir halktan olan Abdullah İbn-i Ümmi Mektum adındaki kişi oraya gelip Resûlüllah’ın meşguliyetinden habersiz olarak ona: “Ey Muhammed, Allah’ın sana öğrettiğinden bana da öğret.” demişti. Resûlüllah Kureyş’in bu ileri gelenlerine sürekli İslam’ı anlatıp durduğu halde bunlar bu ilahi davete aldırış etmiyor, küfürlerine devam ediyorlardı. Resûlüllah da davetine ısrarla devam ediyordu. Bu kararlı ve ısrarlı davetin devam ettiği bir sırada İbn-i Ümmi Mektum’un çıkıp gelmesi ve Kureyş’in tavrından haberdar olmadığı için Resûlüllah’a ısrarla: “Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret.” demesi biraz da olsa sanki Resûlüllah’ın canını sıkmıştı. Dinini öğrenmek isteyen bu âmâ insana aldırış etmeyen Resûlüllah’a derhal Allah’tan bir ikaz gelmiştir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

عَبَسَ وَتَوَلّٰى﴿١﴾



1. Surat astı ve sırtını döndü.

Abese: Göğüs daralmasından dolayı yüzün buruşmasıdır. Müteaddi (geçişli) olarak da kullanılır ki, yüz ekşitmek, surat asmak, kaşını çatmak tabirleriyle ifade edilir. Lâzım olarak “‘Abese vechehu” denilir. “Yüzü ekşidi” demek olur.

Bu kökten gelen Besr: bir şeyin zamanı gelmeden elde etmeye çalışmaktır. Meun besur: Kaynağından alınan henüz dinlenmemiş su demektir. Busr: Olmamış hurma için derler. Bizim üzümün olmamışına koruk dediğimiz gibi. Yani zamanı gelmeden kaşlarını çattı. Vakti gelmemiş ham koruk gibi ekşidi.

Leys şöyle der: “Bir kimse kaşlarını çattığında ‘Abese denir. Kaşlarını çatarken dişlerini de gösterirse Keleha denir. İşe önem verip o konuda derin düşünürse Besera denir. Bu düşünce ile birlikte kızarsa besele denir. (bkz Müddessir, 22)



Tevellâ: Hem yüz çevirmeyi hem de sırt dönmeyi ifade eder. (bkz Leyl 16)

Bu sûrenin indiği dönemde, İslam’ı kabul etmiş insanlar Erkam’ın evinde eğitim görüyor, hem de özel/bireysel davet sürüyordu. Bu zamana kadar İslam’ı kabul edenler ise, genelde toplumun zayıf kesimini oluşturan ve başkalarına tesir etme imkânı bulamayan kimselerdi. Peygamberimiz davetin daha çabuk kabul görmesini arzu ediyor, bunu gerçekleştirmek için de toplumun ileri gelenlerinden bazılarını kazanmayı hedefliyordu. İşte bu âyetler böyle bir zamana işaret ediyor.

اَنْ جَٓاءَهُ الْاَعْمٰى﴿٢﴾

2. Yanına ama geldi diye.

El-Umyu: Gözün kaybedilmesidir. El-Âmâ’daki el, ahd içindir. Böylece bilinen âmâ kastedilir. Kur’an’ın genel üslubu gereği kişilerin ismi kullanılmaz. Vasıflar üzerinden mesaj verir. Niçin âmâ denilmiş çünkü özürlüdür. Yani ona öncelik verilmelidir.

Kur’an’da körlük genelde kalp körlüğü anlamında kullanılmıştır. Bu mânada âyet çoktur. Bir tane örnek verelim:

فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتٖي فِي الصُّدُورِ

“Gerçek şu ki, onlarda kör olan gözler değil; kör olan, göğüslerdeki kalpler!” (Hac 46)

Bu sûrenin girişinde sözü edilen davranışları kimin yaptığı ilk iki âyette belli değildir. Konuya sanki başka birinin kusurlarının peygamberimize anlatılmasıyla başlanmıştır. Ama ilerideki âyetlerde hitap peygamberimize dönmüştür. Bundan dolayı tüm tefsirlerde bu âyetlerin muhatabı olarak peygamberimiz gösterilmiştir.

Abese kelimesi ve tevellâ’ya yakın anlamadaki edbera kelimesi ilk geçtiği yer olan Müddessir Sûresinde müşrik bir tipi anlatmaktadır. Bundan dolayı ilk iki âyetin muhatabı peygamber değil orda bulunan Mekkeli kodamanlardan birini işaret ediyor diyebiliriz. Zira ilk iki âyette o diye hitab edilirken 3. âyette sen diye hitab etmektedir. Bu da gösterir ki 3. âyetin muhatabı peygamberdir. (bkz İslamoğlu)

Eğer ilk iki âyetin muhatabı peygamber denilirse o zaman neden “o” zamiri kullanılmıştır sorusu çıkar. Zira 3. âyet sen diye hitab etmektedir. Bu konuda çeşitli şeyler söylenmiştir:


  1. Sâvî şöyle demiştir: Resûlüllah’a nazik davranmak ve ona saygı göstermek için üçüncü şahıs zamiri ile “Surat astı ve yüz çevirdi.” şeklinde söylendi. Çünkü ikinci şahıs zamirini kullanarak hitap etmekte, Resûlüllah’a gelecek açık bir sıkıntı ve güçlük vardır.”

  2. Yine denilmiş ki bu üslûp, peygamberimizin belirtilen davranışları nedeniyle yadırgandığının nazik bir şekilde ifadesidir. Bir bakıma Rabbimiz bu âyetlerde peygamberimizi insanlara isim vermeden şikâyet etmiştir.

  3. Bir başka ifadeyle hatayı yapanla hata bir birinden ayrılıyor. Hatayı yapana “o” deniliyor. Uyarıya gelince “sen” deniliyor. Yani kişi değil hata hedef alınıyor.

وَمَا يُدْرٖيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكّٰى﴿٣﴾

3. Ve sen (ey nebi) nereden bileceksin onun arınma ihtimalinin bulunduğunu,

Yezekkâ: Bu kelimenin aslı yetezekke’dir. İstifade eder, arınır, bilgi ve ruh temizliği bakımından gelişir anlamında olan bir fiildir.

Lealle: Umut ve beklenti mânasına gelir. Edatın bu bağlamdaki en uygun karşılığı ihtimal’dir.

Bu uyarı âyetlerinden sonra Resûlüllah Abdullah İbn-i Ümmi Mektum’u her gördüğünde: “Merhaba ey kendisi için Rabbimin beni kınadığı kişi!” diye buyururdu. Hatta Medine’ye hicretten sonra Resûlüllah savaşa çıktığında Abdullah’ı Medine’de yerine devlet başkanı vekili olarak bırakıyordu. (13 kez) İbn-i Hacer’in de El-İsabe’de yaptıkları açıklamalara göre, Ümmü Mektum Hz. Hatice’nin halazadesidir, yani Ümmü Mektum’un annesi ile Hz. Hatice’nin babası kardeştirler. Bu sahabi Hz. Ömer’in hilafeti zamanında Kadisiye’de şehit olmuştur.

Burada Peygamberimiz uyarılmıştır. Hz. Peygamberin bir tebliğ sıralaması hatası yaptığı açıkça anlatılmaktadır. Aslında beklenen davranış, âmâ ile ilgilenmekti ki Rabbimizin müdahalesi bu noktada gelmiştir.

Kur’an’da peygamberi direk veya dolaylı olarak uyaran başka âyetlerde vardır:

عَفَا اللّٰهُ عَنْكَۚ لِمَ اَذِنْتَ لَهُمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذٖينَ صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِبٖينَ

“Allah seni affetsin (ey Peygamber)! Daha kimin doğru söylediği senin için (iyice) ortaya çıkmadan ve sen (kimler) yalancı (iyice) tanımadan, niçin onlara izin verdin?” (Tevbe 43)

Peygamberimiz Nisa 105–107. âyetlerde ise dolaylı olarak uyarılmıştır.

Bu âyetler, Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ortaya koyar. Çünkü Allah’ın kendisini azarlayıp uyarmasını bütün dünyaya duyuran bir peygamber, kendi özel istek ve özlemleriyle konuşmuş olamaz.

اَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرٰى﴿٤﴾

4. Veya öğüt alacağını (arınacağını), aldığı öğütün fayda sağlayacağını.

Bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sıralamasını biz kendi kendimize yapmayacağız. Bunlar garibanlar, bunlar işçiler, bunlar anlamazlar, bunlar işe yaramazlar, bunları bırakalım da şunlara yönelelim demeyeceğiz. Önce müdürlere anlatalım, önce elit tabakaya gidelim, önce idarecilere ulaşalım demeyeceğiz. Cahili güç anlayışlarına kapılmayacağız. İslami davette seçkinci bir yaklaşıma girmeyeceğiz.

İslam’a göre insan, malına ve mevkiine göre değil, ruh temizliğine ve ahlak güzelliğine göre değerlendirilir.

اَمَّا مَنِ اسْتَغْنٰى﴿٥﴾



5. Fakat kendi kendine yettiğini sanan kimseye gelince.

İstiğnâ: Bu kelime, zengin olmak ve bir şeyle iktifa edip başkasına muhtaç olmamak anlamındaki “ğınâ” kelimesinden türemiştir. Bu kökten gelen ğani: Zengin demektir. Ğaniyetun: Süse ihtiyaç duymayan güzel kadın demektir. Görüldüğü gibi bu kelimenin aslı “kendi kendine yeten” demektir. Sâdece servetle anlamak yanlıştır.

Bu kelime Kur’an’da 4 âyette geçmiştir. Bu âyetlerden biri Allah ile diğerleri insanlarla ilgilidir. Allah’ın istiğnası; insanların iman ve ibadetlerine ihtiyacının olmamasıdır (Teğâbün 6). İnsanın istiğnası ise kendini yeterli görmesi, büyüklenmesi, Allah’ın kulu ve yaratığı olduğunu unutması, bu yüzden îman ve ibadete Allah ve Peygambere itaate tenezzül etmemesidir. İnsanın azmasının sebebi de kendini müstağni görmesidir. (bkz Alak 7, Leyl 8)

Bunun zıddı, hak dini tasdik eden, muttaki ve Peygamberin davetine koşan ve Allah’tan korkan mümin insandır. (krş ‘Abese 8–9, Leyl, 5–6)

İnsan haddi zatında muhtaç bir varlıktır. Kişinin kendini müstağni görmesi sâdece zandır. Ve kibirlenme alametidir.

Kısaca: Malı, mülkü, serveti, ekonomik gücü, siyasal konumu sebebiyle ve mevkii sebebiyle Allah’tan, Kur’an’dan ve imandan yüz çeviren, senin mesajına karşı ihtiyaçsız davranan, öğüt almak, zikir etmek ve temizlenmek ihtiyacını duymayan, tenezzül bile etmeyen o kimseye gelince...

فَاَنْتَ لَهُ تَصَدّٰى﴿٦﴾



6. Sen bütün ilgini ona gösterdin,

Tesaddâ: Bu kelimenin aslı tetesaddâ’dır. Hafiflik için ta’lardan biri hazfedilmiştir. Bir şeye yönelme, itibara alma, ihtimam göstermedir. Zıddı, ona önem vermemektir. Tasdi-yeh: Ayrıca sada kökünden el çırpmak demektir.

Ebu Hayyan’ın “Bahr”de açıklamasına göre, tesaddâ: saded’den yahut sada’dan türetilmiş olabilir. Birincisine göre manası, sen onun sâdedinde oluyorsun, ona yönelip dönerek irşat etmeye ve durumunu düzeltmeye uğraşıyorsun, demek olur. İkincisine göre ise, sen ondan ses ve seda bekliyor, uzaktan uzağa, dağdan taştan sesin yankı yapmasını beklemek gibi sesinin ondan yankı yapmasını gözetiyor demek olur.



Sadeye: Bazen susamak anlamında kullanılmıştır. Racu-lun sadyân: Susayan adam demektir. (Rağıb) Buna göre âyet şöyle olur: Sen ona susuzsun, suya yöneldiğin gibi ona yöneliyorsun. (Kurtubî)

Demek ki, servetine güvenip kibirlenen, Kur’an’dan ders ve feyiz almak istemeyen kimselere mesaj tebliğ edilir ancak, gereğinden fazla ilgilenip onları mutlaka imana getirmeye çalışmak doğru değildir.

وَمَا عَلَيْكَ اَلَّا يَزَّكّٰى﴿٧﴾

7. Hâlbuki onun arınmamasının sorumlu-su sen değilsin.

Kendisini muhtaç görmeyenin isyan ve inkâr kirinden temizlenmemesinden sana bir vebal yoktur. Sana düşen sâdece tebliğdir. Hidayet Allah’ın elindedir.

Peygamber efendimiz bir karar vermişti. Fakat bu karar Rabbimizden onay almamıştır. Efendimizin bu durumda birkaç mazereti vardı. Birincisi daha önce bu konuda Rabbimizden bir uyarı gelmemişti. Böyle olması gerektiğini bilmiyordu. İkincisi Ümmü Mektum Resûlüllah efendimizin akrabasıydı. Hz. Hatice annemizin halasının oğluydu. Başka zaman da gelip Resûlüllah’a sorabilirdi, Allah’ın Rasûlü kendisiyle ilgilenebilirdi. Abdullah İbn-i Ümmü Mektum bir rivayete göre Müslümandı, o anda ölseydi Cennete gidecekti, ama berikiler kâfirdi o anda onlar ölselerdi onlar Cehenneme gideceklerdi. Onun için Allah’ın Rasulü felaketin ciddiyetine binaen berikilere yöneliyordu. Lakin Abdullah Ümmü Mektum âmâydı, zor gelmişti oraya kadar. Düşe kalka gelmişti, samimi olarak gelmişti, amel etmek üzere gelmişti, işkenceye adaylığını koyarak gelmişti. Onun için Rabbimizin arzusu, müşriklerin ona tercih edilmemesi oldu. (Besâirul Kur’an)

وَاَمَّا مَنْ جَٓاءَكَ يَسْعٰى﴿٨﴾



8. Amma sana koşarak gelen var ya,

Sa’y: Aslında hızlı yürümektir. Bu kelime ister hayr ister şer olsun bir konuda gayret sarf etmek için kullanılır. Safa ve Merve arasındaki yürümeye de sa’y denir. Burada iştiyakla gelmek anlamında kullanılmıştır. (Ayrıntılı bilgi için Leyl, 4’e bakınız.)

وَهُوَ يَخْشٰى﴿٩﴾



9. O dur içine ürperti düşen,

Haşyet: Havf’tan farklıdır. Havf’ta korkulanın büyüklüğü haşyet’te ise korkanın küçüklüğüne dikkat çekilir. Babadan korkmaya havf anneden korkmaya haşyet diyebiliriz. Biri yaptırım şeklinde bir ceza verebilir. Biri sevgisini alarak ceza verebilir. Onun için haşyet duyanlar, korkanlar değil sakınanlardır. Bu da sevgiyi kaybetme korkusundan dolayıdır. Onun için âyet ancak âlimlerin hakkıyla haşyet duyacağını söylüyor. Çünkü havf bilgisizlikten dolayı bir korkudur. Haşyet ise bilgiye dayalı bir ürpertidir. Havf daha çok maddî olan, gözle görülür sebeplerden kaynaklanan korkuyu; haşyet ise saygıdan doğan, ümide yönelik, yüceltmeyle birlikte bulunan bir korku duyma durumunu anlatmak için kullanılmıştır. (bkz A’lâ 10)

فَاَنْتَ عَنْهُ تَلَهّٰى﴿١٠﴾



10. İşte Sen onunla ilgilenmiyorsun.

Telehhâ: Bu fiil mazi (geçmiş zaman) değil, müzari (geniş zaman)nin ikinci tekil şahsıdır. Aslı tetelehhâ olup başındaki “ta” hafiflik için düşürülmüştür. Yüz çevirmek, ilgilenmemek, onu bırakıp başkasıyla meşgul olmak demektir.

Öyleyse inananlar ihmal edilmemeli, tam aksine onların eğitimine önem verilmeli; inanmaya ve arınmaya isteksiz olan, hak sözü dinleme gibi bir derdi olmayan kimselerle de boşuna uğraşılmamalıdır.

Bir toplumda özellikle yönetici kadronun, tanınmış insanların, siyasilerin, sanatçıların, çeşitli dallarda zirveye ulaşmış insanların İslâm’a girmesi, çevre üzerinde büyük etki yapar. Sevgili Peygamberimiz de dualarından birinde; “Allah’ım, ya Ebu Cehille veya Ömer’le Müslümanları güçlendir” diyor. (Tirmizî)

Dua Hz. Ömer’de tecelli etmiştir. Yani Peygamberimiz ünlü ve ileri gelen insanların da Müslüman olması için çok gayret ediyordu. Burada bir hata yok. Görünen o ki hata, koşarak geleni bırakıp kaçarak gidene anlatmaktır. Vahye yüzünü döneni bırakıp sırtını dönene anlatmaktır. Veya kınanan şey, hidayet kapısını tıklamış âmâ’yı içeri almayıp kapının çok uzağındaki kodamanları içeri çağırmaktı.

Bir de peygamberimizin bu içtihadının yanlış olduğu Kur’an tarafından ortaya konulmasa bize sünnet olarak geçecekti. Kur’an’da anlatılan diğer peygamberlerin kıssalarında da onaylanmayan içtihatlar görüyoruz. (Hz. Nuh’un oğlu hakkındaki içtihadı gibi)

كَلَّٓا اِنَّهَا تَذْكِرَةٌ﴿١١﴾



11. Elbette, bu (mesajlar) yalnızca birer hatırlatma ve öğütten ibarettir

Kellâ: Harfi rettir. İki yönlü bir kelimedir. Bir yönüyle geçmişi ret eder. Diğer yönüyle sonrasını tasdik eder. Ret yönüyle: Yok! Yok! Olmaz bu! Bu davranış sana yakışmaz peygamberim! Ben bunu onaylamıyorum! Ben bunu düzeltiyorum! Bu davranışının ümmete yansıması olmayacak! Doğrusu o ki ancak senin yapacağın hatırlatmaydı. Ama öncelikle Müslüman’a öncelikle isteyene olmalıydı.

İspat yönüyle; elbette bu Kur’an öğüt ve nasihattir. Dileyen nasiplenir, dileyen mahrum kalır. Yani bu kitap sâdece hatırlatıcıdır. (bkz Alak 6, Müddessir 16- 32, Tekâsür 3)



Tezkira: Zikir kökünden gelen bir kelimedir. Hatırlatma, öğüt, hatırlatan şey demektir. Tezkire; belli bir meslek mensuplarının biyografilerinin anlatıldığı kitaplara da denilmektir. Yani hatıralar demektir. Türkçede ‘tezkereşeklindeki söyleyiş; rapor, izin belgesi, askerlik görevinin bittiğini gösteren belge anlamında kullanılmaktadır. Kur’an ‘Tezkira’ kelimesini bir hatırlatma, bir uyarma olarak kullanmaktadır. (bkz Müzzemmil 19, Müddessir, 49–54, ‘Abese, 11–12, Tâhâ, 3, Hâkka, 12–48, Vâkı’a, 73)

Veya bütün bunlar, buraya kadar anlatılanlar, işte bunlar birer tezkiredirler. İşte bütün bunlar birer öğüt, birer uyarıdır.

فَمَنْ شَٓاءَ ذَكَرَهُ﴿١٢﴾

12. Kim istekliyse Ondan öğüt alabilir.

Elmalılı derki: Bu şekilde “kim dilerse” demek, dileme işinde kişiyi serbest bırakmak için değil, Türkçede de mesela, “canı isteyen dinlesin” derken kastettiğimiz mâna gibi bir korkutma ve tehdit mahiyetindedir.

Rabbimiz kuralları koymuş yani senaryoyu yazmış ancak rolleri dağıtmamış, tanıtmıştır. Şimdi insanlar bu rollerden istediğini seçebilecek ve seçimi doğrultusunda bir işleme tabi tutulacaktır.

فٖي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ﴿١٣﴾



13. Kutsal sayfalarda (kayıtlarda).

Suhuf: Sahifeler demektir. Sahife, yazılı veya yazılacak kâğıttan, kâğıt tabakasından bir parçadır. “Sahife”nin çoğulu “sahâif” ve bir de kütüb (kitaplar) kalıbında “suhuf” gelir. Bu şekilde sahife ve suhuf; mektuba, risale ve kitaba da denilir. Nitekim peygamberlere inmiş olan küçük kitaplara da suhuf denilir. Mushaf: Kur’an sahifelerinin bir arada toplanıp, ciltlenmiş olduğu kitaba denir.

Mükerrametin: Değerli, yüce, kutsal, Allah katında şeref ve ikram ile seçkin kılınmış, hürmet ve saygı ile kabul edilip alınması gereken, saygı değer, hürmet edilen demektir.

مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ﴿١٤﴾



14. Yüce ve tertemiz (şaibesiz),

Merfu’atin, kelimesi hakkında iki görüş vardır:

  1. Bazı âlimlere göre, Allah katında kıymeti yücedir veya zikri ve kıymeti yücedir, demektir.

  2. Bazı âlimlere göre ise şüphe ve tenakuzlardan yücedir, demektir. Yani içinde şüphe ve tenakuz yoktur.

Mutahheratün: Bu kelime fiziksel temizlik anlamında olmayıp “batıldan temizlenmiş” anlamındadır. Aynı ifadeyi Beyyine Sûresinin 2. âyetinde de göreceğiz:

رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ يَتْلُوا صُحُفًا مُطَهَّرَةً

“Bu tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tarafından gönderilen bir peygamberdir.”

Mukerrame, merfu’ah, mutahhara gibi sıfatlarla anılan sayfalar elbette yerden biten sayfalar değil arş’tan inen vahyin dokunulmaz ve mukaddes kaynağıdır.

بِاَيْدٖي سَفَرَةٍ﴿١٥﴾



15. Elçilerin elleriyle (taşınan),

Seferah: Bu kelime sâfir kelimesinin çoğuludur. Bu kelimenin kökü olan s-f-r fiili, farklı okunuşlarıyla “yazmak, keşfetmek, açıklama yapmak, yola çıkmak, süpürmek, elçi yollamak” gibi değişik mânalara gelebilir. Sefir, (elçi) iki ülke arasındaki sorunları süpüren kişi demektir.

Yine sefr; dağıtmak, başın ön kısmındaki saçların dökülmesi, cilt üzerinde kalan iz; bu kökten sefâr deveye vurulan gem; sefer yolculuk, sufre yolcunun alacağı azık, safir yolcu demektir. Bunun çoğulu esfâr veya süffâr’dır. Safir, sefir anlamına da gelir ki iki topluluk arasındaki soğukluk sebeplerini kaldırıp uzlaştıran demektir. Bunun mastarı sefr, sifaret veya sefaret olarak kullanılır. (Lisanül-Arab)

Diğer bir görüşe göre seferah:sfir”in çoğuludur. Kâtib’in çoğulu ketebe geldiği gibi. Sfir, ketb (yazmak) kalıbında ve aynı mânada yani, yazı yazmak demek olan sefr’den türemiş olup kâtip, kitap yazıcı, hattat manalarına gelir denilmiştir. Bu nedenle de bu âyetteki “seferah” ile kastedilen Kur’an’ı yazan ilk vahiy kâtipler olduğu söylenmiştir. Bizce bu yorum isabetli değildir.

Taberî der ki: Doğru olan, bu kelimenin melekler anlamına gelmesidir. Çünkü sefir kökünden gelen bu kelime, insanlar arasında iyilik ve anlaşma için gidip gelen kişiye söylenir ki burada da Allah ile mahlûkatı arasında ki elçilik kastedilmiştir.

Abdullah b. Abbas, Mücahid, Dahhak ve İbni Zeyd’e göre de bundan kasıt Allah Teâlâ ile resûlleri arasında elçilik yapan meleklerdir.

كِرَامٍ بَرَرَةٍ﴿١٦﴾



16. Seçkin ve hata yapmayan,

Kirâm: Keramet veya kerem kökünden türetilen “kerim”in çoğuludur. Değer vermek ve saygı göstermek mânasına gelen keramet’ten olursa, yüce Allah katında değer verilen ve saygı duyulanlar demek olur. Lütuf ve bağış mânasına gelen kerem’den türemiş olursa da, müminlere karşı iyiliksever ve şefkatli, onlara söyler ve onlar için mağfiret talep ederler demek olur. Kerem: Türünün en iyisi anlamına geliyor. Bu anlamda seçkin ve seçilmiş orduları vurgulanıyor.

Berara: Bu kelime “berr” kelimesinin çoğuludur. Birr: Bu kelime, her türlü hayır ve iyilik işlerinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik demektir. Kelime, bu geniş anlam alanıyla her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı davranışı kapsamaktadır. Birr kelimesinin aslı berr kelimesidir. Lügat anlamı “kara parçası, kıt’a” demek olan berr kelimesi, “deniz” anlamına gelen bahr kelimesinin karşıt anlamlısıdır. Bu iki kavram bir arada fi’l-berri ve’l- bahri, karada ve denizde şeklinde bir deyim olarak da kullanılır ve “her yerde” anlamında “yaygınlık” ifade eder. Aynı kökten türemiş olan teberru: Fiil olarak “iyi olmak, iyilik yapmak” anlamına gelir. Türkçede de herhangi bir sosyal yardım amacıyla yapılan yardımlar ve iyilikler teberru kelimesiyle ifade edilir.

Birr kelimesi isim olarak kullanıldığı gibi, ismi fail olarak da kullanılır ve bu takdirde “çok iyilik yapan” anlamına gelir. Meselâ müminler çok iyilik yaparak birr ‘in bizzat kendisi hâline gelirler. Kur’an böyle kimseleri berr kelimesinin çoğulu olan ebrar kelimesi ile tanımlamıştır.

Melekler için birr “hata yapmayan” mânasına gelir. (bkz İslamoğlu-Meal)

Bazıları demiştir ki: Kur’an’da ebrar, Âdemoğullarından olanlar hakkında; berara da melekler hakkında kullanılmıştır. Zira ebrar, azlık bildiren bir çoğuldur. İnsanoğulları içinde takva sahipleri de azdır. Berara ise, çokluk bildiren bir çoğuldur. Melekler de insanoğlundan çok olduğu gibi hepsi takvalıdır, “Allah kendilerine ne emrettiyse karşı koymazlar ve her neye memur iseler yaparlar.” (Tahrim 6). (bkz Elmalılı)

قُتِلَ الْاِنْسَانُ مَٓا اَكْفَرَهُ﴿١٧﴾



17. Kahrolası (bu hayattan mahrum kalası) insan, ne kadar da nankördür.

Kutile: Bu kelime Arapçada öfke ve yergiyi dile getirir; Türkçede de “kahrolası” anlamına gelir. Kınama ve ayıplamadan kinayedir.

Kutile kelimesi Kur’an’da yedi yerde geçer. İkisi öldürülme anlamında kullanılmıştır. Bunlardan biri Ali İmran 144’de geçer. اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ (peygamber ölür ya da öldürülürse). Diğeri İsra Sûresi 33. âyette geçer. وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُومًا (kim haksız yere öldürülürse).

Diğer beşi, âyet başında geçer ve beddua manası içerir:



  1. قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ “Kahrolsun o yalancılar.” (Zâriyât, 10)

  2. فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ “Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti.” (Müddessir, 19)

  3. ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ “Yine kahrolası, nasıl bir ölçütü biçti.” (Müddessir, 20)

  4. قُتِلَ الْاِنْسَانُ مَٓا اَكْفَرَهُ “Kahrolası (bu hayattan mahrum kalası) insan, ne kadar da nankördür.” (‘Abese, 17)

  5. قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِ “Kahrolsun hendek sahipleri.” (Burûc, 4)

Mâ-ekferah: Bu ibare ise, hayret ifade eden bir fiil olup öfke ve ayıplamanın sebebini bildirir. Yani insanın bu duruma düşmesinin sebebi, Allah’a şükredeceği yerde şaşılacak derecede nankörlük etmesidir. Nankörlük de, ahlaksızlığın en adisi ve hayret edilecek şeklidir.

Allah’ın nimetlerine karşı gösterilen olumlu tavır, şükür iken, şükretmemenin Kur’an’daki zıttı küfürdür. Şükrün ve küfrün zıt anlamlar içermesi, bazı âyetlerde açıkça gözükür:

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا لُقْمٰنَ الْحِكْمَةَ اَنِ اشْكُرْ لِلّٰهِۜ وَمَنْ يَشْكُرْ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهٖۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَمٖيدٌ

“Biz, Lokman’a şu hikmeti bağışladık: “Allah’a şükret; çünkü (O’na) şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur; nankörlük etmeyi tercih eden ise (bilsin ki), Allah, kesinlikle hiçbir şeye muhtaç değildir ve her zaman hamde layıktır”. (Lokman 12)

İnsan kelimesinden maksat Mücahid göre kâfir olan insandır. Ve der ki: “Kur’an’da ‘Kutile’l-insan’ tabiri nerede gelirse gelsin, insandan kâfir olanlar kastedilmektedir.

Mâ ekferah kelimesini Taberî iki şekilde açıklamıştır: Birisi nankörlük anlamında diğeri inkâr anlamındadır.

Sonraki âyetlerle birlikte okununca buradaki insanın tür olduğu anlaşılıyor. Yani buradaki muhatap bir kişi değil tür olarak insandır.

Buradaki; “” lafzının soru edatı olduğu da söylenmiştir. Yani, onu küfre (ve nankörlüğe) iten nedir? Buna göre bu, azar anlamını ihtiva eden bir sorudur. (Kurtubî)

مِنْ اَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ﴿١٨﴾



18. O insanı hangi şeyden yarattı.

Bu âyet bir soru cümlesidir ve inkârcı kişinin nasıl yaratıldığını düşünmemesini kınayıcı bir üslupla dile getirmektedir.

مِنْ نُطْفَةٍۜ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ﴿١٩﴾

19. Bir damla basit sudan yarattı sonra ona biçim verdi.

Nutfe: Az miktarda sıvı demektir. Meselâ Arapçada su kaplarının dibinde kalan su damlaları bu kelimeyle ifade edilir. Yani nutfe her sıvının en az kısmına, bulaşığına denir. Erkeklik suyu da bu kavramla ifade edilir. (Rağıb) Nutfe, Sâdece meni değildir. Bunu içindeki hayat tohumu olan spermadır. Nitekim şu âyet buna dikkat çekiyor:

اَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنٰى

“O, dökülen meniden bir sperm değil miydi?” (Kıyamet 37) Bu âyet bize nutfenin meni değil meni’den bir parça olduğunu gösteriyor. (krş Necm 46)

Kaddereh: Hem ölçülü/dengeli yarattı, hem miktarını takdir etti, hem de takdir yeteneğini verdi mânasına gelir. (Kader bkz Kamer 49, krş Tâhâ 40, Ra’d 17, Hicr 21, Mü'minun 18, Şura 27, Zuhruf 11, Ahzab 38, Bakara 236)

Hiçbir değeri olmayan bir şeyden ve hiçbir ağırlığı bulunmayan, dayanağı olmayan bu asıldan yarattı. Fakat onun yaratıcısı ona biçim verdi. Güzelce her şeyini düzenledi. Sağlam bir yapı olarak onu takdir buyurdu. Kendi bağışından ona bir değer, bir kıymet kazandırdı. Böylece o eli ayağı düzgün bir yaratık oldu. Şerefli bir varlık konumuna geldi. Bu alçak aslından onu yüksek makama çıkardı. Yeryüzünü içindeki tüm varlıklarla onun emrine verdi. (S. Kutub)

Yani Allah Âdemoğullarını basit bir sudan yaratmıştır. Bu âyet insanın ilk var oluşuna da işaret edebilir. Çünkü bu âyet gurubu yeniden dirilişe ispat olarak anlatılmaktadır.

ثُمَّ السَّبٖيلَ يَسَّرَهُ﴿٢٠﴾



20. Sonra ona yolu kolaylaştırdı.

Abdullah b. Abbas, İkrime, Dahhak, Âta, Mukatil ve Kata-de’ye göre, kişinin annesinin karnından çıkması için yolun kendisine kolaylaştırılmasıdır. Taberî de bir önceki âyetin, ana rahmindeki aşamalardan bahsetmesiyle irtibat kurarak bu görüşü tercih etmiştir.

İbn-i Abbas’tan gelen diğer rivâyete göre “Ona şekavet ve saadet yolunu kolaylaştırdı.” demektir. Mücahid, İbn-i Zeyd ve Hasanı Basri’de kolaylaştırılan yoldan kasıt İslam yolu olduğunu söylemişlerdir.

Bizce bu ifadeden maksat, insana, hak ve batıl yollarının gösterilmesidir. İnsan Sûresinin 3. âyeti buna çok benziyor:

اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبٖيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا

“Gerçek şu ki, Biz ona yolu/yöntemi gösterdik; şükredici, ya da nankör (olması artık kendisine kalmıştır).”

Yani Rabbimiz bu yolu insana akıl, vicdan, irade ve vahiy vererek kolaylaştırdı.

ثُمَّ اَمَاتَهُ فَاَقْبَرَهُ﴿٢١﴾



21. Sonra onun için ölümü takdir edip kabre koydurdu.

Ekberahu: Ona kabir yaptı ve gömülmesini emretti.

Dünyada belli bir müddet yaşadıktan sonra, takdir edilen ve muayyen eceli tamam olunca insanı öldürdü, ruhunu kabzetti ve saygınlığını korumak için onu açıkta bırakmayıp kulları vasıtasıyla toprağa gömdürdü, defnetti. Diğer hayvanlar gibi, yırtıcı hayvanlara, kuşlara yem olsun diye yeryüzüne atıp bırakmadı. Hâzin der ki: “Bu diğer canlılara karşı, insanoğluna verilmiş bir değerdir.”

Ferrâ, “Allah onu, kabre koydu. Kuşlara ve yırtıcı hayvanlara yem olmaktan korudu” manasını vermiştir. Çünkü kabre koyma işi, Müslüman kimseye değer vermenin tezahürlerinden biridir.

Ölümün nimet sayılması, mümine nispetledir. Çünkü o, ölümle dünya hapishanesinden kurtulur. Aynı zamanda ölüm bir lütuf, ebedi hayata ve daimi nimetlere kavuşmadır. Ancak o, kötü inancından ve kötü amelinden dolayı kâfir hakkında bütün bela ve sıkıntıların anahtarıdır.

Âyette “kabera” değil “akbera” gelmiştir. Yani kabre koydu değil kabre koydurdu denilmiştir. Bundan kasıt Allah onu kabre gömülecek bir duruma getirdi ve ona bir kabir takdir etti” demektir. Araplar: Devenin kuyruğunu kestim” ve: Allah onun soyunu kesti”; Filanı kovdum” ile Allah onu uzak kılsın, uzaklaştırsın” yani unu kovulup uzaklaştırılan bir kişi haline getirsin, derler. (Kurtubî)

ثُمَّ اِذَا شَٓاءَ اَنْشَرَهُ﴿٢٢﴾



22. Nihâyet dilediğinde onu tekrar diriltecektir.

İnşar: Diriltmek demektir. Bu sebeple o güne ba’s ve neşir günü adı verilir. (Ayrıntılı bilgi için Tekvir Sûresinin 10. âyetine bakınız)

Yani ölümünden sonra da o kabirde öyle bırakacak değildir. Dilediği zaman onu öldükten sonra diriltip yeniden hayat verecektir. Fakat bunun vakti belli değildir, dilediği zaman diriltecektir.

Bu âyet öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere cevap mahiyetindedir. Yani nasıl hayata geliyorsanız nasıl yaşıyorsanız ve nasıl ölüyorsanız bütün bunlar gerçekse, öldükten sonra dirilmede aynen böyle gerçektir. Bu inkârlarını şu âyet dile getiriyor.

اِنْ هِيَ اِلَّا مَوْتَتُنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرٖينَ

“Bu (önümüzde bulunan) bizim ilk (ve tek) ölümümüzdür ve yeniden diriltilecek değiliz.” (Duhan, 35)

كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَٓا اَمَرَهُ﴿٢٣﴾



23. Evet (hiçbir insan) onun emirlerini (layıkıyla) yerine getirmemiştir.

Kellâ: Bu harfin bağlam içerisindeki mânası ispat içindir. Zira bu harf öncesini ret sonrasını ispat eder. Ferrâ da evet mânası verir. Ayrıntı için Tekâsür, 3’e bakınız.

Tefsircilerin çoğu burada “kellâ”nın, “evet, gerçekten” mânasına olduğunu söylemişlerdir. Yani, doğrusu insan cinsi Allah’ın emrettiğini hiç tam olarak yapmadı, şükrünü, kulluğunu tam yerine getirmedi demektir.

Mücahid ve Katade diyor ki: “Hiçbir kimse Allah’ın emrettiği şeyleri tam olarak yerine getirmiş değildir.” Beğavi’de Hasan el-Basri’den bunu, benzer bir ifade ile nakleder.

3–10. ayetlerde uyarılan Hz. peygamber bu âyetle teselli edilmekte ve “kul kusursuz olmaz” denilmektedir.

فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِهٖ﴿٢٤﴾

24. Birde insan yediğine bir baksın.

18.–22. âyetlerde Rabbimiz insana onun kendi yaratılışındaki âyetlerini (işaretlerini) göstermişti. Bu âyetler kişinin bedeninde ve iç dünyasında yaratılan ve insanı Allah’ı tanımaya sevk eden iz ve işaretlerdir. 24–32. âyetlerde ise Yüce Allah’ın varlığına kanıt oluşturan afaktaki (dış âlemdeki) iz ve işaretler gözler önüne serilmektedir.

اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَبًّا﴿٢٥﴾

25. Biz suyu döktük de döktük.

Sabbe: Suyu yukarıdan boşaltmak manasında kullanılıyor. Araplar normal bir dökme eylemi için bu kelimeyi değil, sekb kelimesini kullanırlar. Sabb kelimesi sıradan bir dökme olmayıp “suyu yukarıdan aşağıya, yavaşça, süzerek, belirli bir amaca yönelik olarak ve ayarlı bir biçimde dökmek” demektir. Bu şekilde dökmekteki amaç rahmettir. Bazen harici sebeplerle (İnsanın fiilleriyle bağlantılı) azap da olabilir. (krş Fecr 13, Duhan 48, Hac 19)

Gerçekten de yağmur: Normal şartlar altında canlılara zarar vermeyen ve “yavaş” denilebilecek bir hızla yağar. Pisliği ve tuzu nedeniyle içemediğimiz ve birçok işimizde kullanamadığımız sulardan buharlaşarak oluşmasına rağmen, yeryüzüne süzülmüş, temizlenmiş, saf su olarak düşer. Yağış hızı ve süresine göre kimilerine rahmet kimilerine afet hâline gelebiliyor. Yağmur mutlak mânada rahmettir. Ama sen gidip dere kenarına ev yaparsan afet olur. Yani suç yağmurda değil insanoğlundadır.

ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّا﴿٢٦﴾

26. Sonra toprağı yardıkça yardık.

Şakk: Bir şeyde meydana gelen yarıktır. (bkz İnşikâk 1)

Hac Sûresinde; “Yeryüzünü sönmüş kül halinde görürsün. Fakat biz ona suyu indirdiğimizde harekete geçer, kabarır.” (Hac 5) buyrulduğu gibi bu yarma, o sönük kupkuru yerküre, yağmurların inmesiyle harekete geçip kabarmaya, sonra çatlayıp bitkiler çıkarmaya başladığı bir yarmadır ki bunu da yapan Allah’tır.

فَاَنْبَتْنَا فٖيهَا حَبًّا﴿٢٧﴾

27. Bu sayede orada tohumu yetiştirmekteyiz.

Habbe: Buğday, arpa, darı gibi biçilip dövülen, taneli olarak akla gelen, hasat edilen tüm bitkiler için kullanılıyor. Hububat kelimesi oradan gelir. Aynı kökten gelen hub: Sevgi demektir. Yani sevgi kalbe atılan tohumdur. Orada büyür ve muhabbet olur.

وَعِنَبًا وَقَضْبًا﴿٢٨﴾



28. Mesela üzüm bağları, sebze bahçeleri,

İneben: Üzüm demektir. Hem meyvesi için hem de ağacı için aynı kelime kullanılır. Burada kastedilen üzüm asmasıdır. Meyveler arasında özellikle o zikredilmiştir. Çünkü bir yönüyle kendisiyle lezzet alınan bir meyve, bir yönüyle de besin kaynağı bir yiyecektir. Üzümün kurusu hayli dayanır. Suyundan sirke, pekmez, şıra ve ağda gibi faydalı maddeler elde edilir. Kuru toprağı sever. O bakımdan sıcak ve soğuk birçok bölgelerde yetişme imkânı söz konu­sudur.



Kadb: Sebze türünden insanların yediği her türlü ota denir. Ayrıca hayvanların besini olan yonca türü otlar için de kullanılıyor. Abdullah b. Abbas, Katade ve Dahhak’a göre bu kelimeden kasıt yoncadır. Bazı âlimlere göre nane, maydanoz, bakla, pırasa vb. yemek için kökünden kesilen, sonra tekrar biten bitkilerdir. Biz de mealde bu mânayı tercih ettik.

وَزَيْتُونًا وَنَخْلًا﴿٢٩﴾



29. Zeytin ağaçları ve hurmalıklar,

Zeytin: Zeytin ağacıdır. Zeyt: yağ demektir. Ağaç ismini maharetinden almıştır. Üç bin sene yaşadığı söylenir. Zeytinin sofralık kullanımı ise daha sonradır. Aslında önemli bir endüstri bitkisidir. Etli kısmında %25 oranında yağ vardır. Bu aynı zamanda tıpta ilâç olarak da kullanılır. Faydalarının çokluğundan ötürü burada zikredilmiştir.

Nahl: Hurma ağacıdır. Meyvesine “temr” denir. Hurma hem gıda hem meyve hem de tatlıdır. Hurma insana en çok benzeyen ağaçtır eşi olmadan meyve vermez gövdesi ne kadar göğe yükselirse o uzunlukta da kökü toprağa iner İnsan gibi uzun süre yaşar. İnsanın başı koparsa ölür ama kolu koparsa yaşar. Aynen hurma ağacının da dallarını koparırsan yaşar ama tepesinden kesersen kurur.

Bizler hurmayı daha çok tatlı yerine geçen bir ikram niyetiyle yesek de, onun insan bedenine çok daha büyük faydaları olduğu tıbben bilinen bir gerçektir. Kur’an ayetlerinden ve hadislerden birçok yararlarını bildiğimiz hurmanın, yakın zamanlarda yapılan bilimsel araştırmalarla tıp açısından da ne kadar önemli bir nimet olduğu daha iyi anlaşılmıştır. Bulunan sonuçlar gerçekten ilginçtir.

Hurma sağlıklı insan için gıda, hasta insan için de bir ilâçtır Bugün modern tıp, hurmanın insan vücudunun canlı ve sağlıklı kalabilmesi için çok önemli 10’dan fazla elemente sahip olduğunu keşfetmiştir Bu nedenle günümüzde bilim adamları, insanın sadece hurma ve suyla yıllarca yaşayabileceğini onaylıyorlar. Bir hurma ve bir bardak sütün, insanın günlük besin ihtiyacını karşılamaya yeteceğini söylemektedirler.

Açıkçası, hurma, insan vücudu için gerekli bütün temel vitamin ve proteinlere sahip bir gıdadır. Yaklaşık % 20 nem ihtiva eden taze hurmalarda % 60–65 şeker ve % 2 protein vardır Kurumuş hurmalarda şeker oranı % 75–85 civarındadır Ayrıca hurmadaki şeker, insan vücuduna bol miktarda hareket ve ısı enerjisi kazandıran, vücutta parçalanıp kullanılması kolay olan meyve şekeri früktozdur Kan şekerini hızla yükselten glikoz türünden değildir. Hurmadaki şeker, meyve şekeri olduğu için, sanılanın aksine şişmanlatmaz. Yoğun tempo yüzünden yorgunluk ve bitkinlik hissedenler bol bol taze hurma yiyebilirler.

Hurma aynı zamanda lif, yağ ve proteinler açısından da çok zengindir Hurmada sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum, demir, kükürt, fosfor ve klor da bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, A vitamini, betakaroten, B1, B2, B3 ve B6 vitaminlerini de içerir Hurma, lif yönüyle de zengin olduğu için yemek aralarında atıştırılması kabızlığa iyi gelir.

Bugün doktorlar, kadına doğum yaptığı gün hazmı kolay bir sıvı ile şekerli bir yiyecek verilmesini gerekli görürler. Bunun gayesi, annenin zayıf ve mecalsiz vücuduna ve yorgun azalarına enerji ve canlılık kazandırmak ve yeni doğan bebek için gerekli sütü ifraz etmesi için, süt guddelerini harekete geçirmektir Yeni doğan yavrunun tek gıdası olan sütün meydana gelmesi ve terkibindeki karbonhidratın artması için hurma, en harika tesiri göstermektedir. Anne sütünün bu terkibi ise, yeni doğan bebeğin hayatı ve vücudunun takviyesi için zarurî olmaktadır. Kur’an’da, Rabbimizin, Hz Meryem'e doğum yaptığı gün hurma ve su ile gıdalaşmasını emir buyurduğu açık bir mucize olarak bildirilmiştir.(Meryem, 25–26)

وَحَدَٓائِقَ غُلْبًا﴿٣٠﴾

30. Ve sık ağaçlı sulak ormanlar,

Hadâik: Bostanlar demektir. Hadîka kelimesinin çoğuludur. Hadîka, ağaç bahçesi yahut da bina veya hurma ağaçlarının kuşattığı şeydir. Bu kelime daha çok içinden su çıkan bahçeler mânasına gelmektedir. Hadîkatul ayn: Göz bebeği demektir. Göz bebeğine içinde su bulunduğu için aynı kelime kullanılmıştır. Cennet kelimesi için altından ırmaklar akan ifadesi eklenir ama hadaik için eklenmez. Çünkü hadâik zaten “sulak bahçeler” demektir.

Ferrâ da diyor ki: Hadîka, duvar ile etrafı çevrilmiş ve başkalarına karşı korunmuş bahçe demektir. Eğer etrafında duvar yoksa ona bustan denilir, buna hadîka adı verilmez. (Kurtubî)



Ğulb: Ağaçları çok ve dalları birbirine girmiş mânasına gelen ğalbâu kelimesinin çoğuludur. Sıklığından ve ağaçlarının çokluğundan veya içinde kalın ağaçlar bulunduğundan dolayı büyük bahçeler demektir. Ğulben kelimesi, kalın, pütürlü, sık ağaçlar için kullanılır. Aslan boynu dönmediğinden ve baktığında tamamen döndüğünden ötürü el-ağleb ismini almıştır. Kişinin boynu kalın olduğu zaman kendisine ağleb denir. Abdullah b. Abbas’a göre bundan maksat, bir araya kümelenmiş ve dalları birbirine girmiş kalın ağaçlar demektir.

وَفَاكِهَةً وَاَبًّا﴿٣١﴾



31. Meyveli ve meyvesiz bitkiler.

Fâkihe: İncir, elma gibi insanların yediği meyvelerdir. Serinlik için yenilen eğlendirici ve dinlendirici ürünlerdir. Bu kelimenin asıl anlamı mutluluk verici şey demektir. Sevinç ve neşe de bu kökten kelimelerle ifade edilir. Meyvede sofranın son halkasını dolayısıyla refahın kemal düzeyini gösterir. Bu kelime Yâsîn Sûresinde “şuğulin fâkihûn” tamlamasıyla keyif veren meşguliyet anlamında kullanılmıştır. (Yasin, 55)

Ebb: Otlama ve kesim için hazır hale getirilmiş mera anlamına gelir. Bu kelime ebbe li keze: Şunun için hazırlandı deyiminden alınmıştır. (Rağıb) Hz. Ebubekir ve Ömer’den bu kelimenin mânasını bilmedikleri rivâyeti gelmiştir. Bölgede yeşillik olmadığı için dolayısıyla kelimesi de bilinmiyor.

مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ﴿٣٢﴾



32. Sizin için ve hayvanlarınızın beslenmesi için.

Zımnen: Ey insanlar! Bütün bunları sizin ve hayvanlarınızın ölünceye ve kıyamete kadar menfaati ve geçimi için bitirdik. Bunları yapan Allah sizi öldükten sonra diriltmeye de kadirdir.

فَاِذَا جَٓاءَتِ الصَّٓاخَّةُ﴿٣٣﴾

33. Ve nihâyet kulakları sağır eden o çığlık duyulduğunda.

Sâhha: Şiddetinden dolayı kulakları sağır eden ses demektir. Sâhha, bir sayhadır, gürültü, haykırış, çığlıktır.

Bu kelimenin aslı “sahh”tan türetilmiş olup bu şekilde isimlendirilmesi şöyle izah edilmiştir.



Sahh: Demir ve taş gibi katı ve pek bir şeyi, içi boş olmayan yine öyle dolgun bir şeye çarpmaktır. Nitekim birisi birisinin başını taşla yardığında, denilir. Bundan dolayı sâhha şiddetle çarpan demek olur. Böyle şiddetle çarpılan kayanın çarpıldığı sırada ses çıkarmasına da sahh ve o sese sâhha denilir. Bundan da Sâhha, kuvvetli ses çıkaran, haykıran demek olur. Bundan mecazi isnat sûretiyle sâhha, çarpınca kulağı sağır eden şiddetli sese de denir ki, kulağa çarpıp sağır etmek mânasına sahh’tan alınmıştır. Sahe bihim sayhaten tesuhhu denilir ki, “onlara kulakları çatlatacak bir sesle haykırdı” demektir. Şiddetli bela ve musibete sâhha denilmesi de bundandır. Çünkü kulağı sağır edecek derecede çarpan şiddetli haykırmanın iki özelliği vardır:

Sâhha kelimesi hakkında âlimlerin görüşleri:

  1. İbni Abbas der ki: Sâhha kelimesi, kıyametin isimlerinden bir isimdir. Allah onun büyüklüğünü belirterek kullarını ondan sakındırmıştır.

  2. Taberî de der ki: Öyle sanıyorum ki bu kelime, Sur’a üfürülüşün bir adıdır.

  3. Beğavi ise bu kelimenin kıyametin çığlığı anlamına geldiğini söyler. Bu ismin verilmesinin kulakları sağır edecek kadar kulakların içerisine girmesinden dolayı olduğunu bildirir.

  4. Zemahşeri’nin beyanına göre insanın pür dikkat dinleyeceği o şiddetli ses geldiği, yani o toplantı borusunun sesi duyulduğu zaman herkes hesap verme yerine (Yüce Divan’a) gider.

يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ اَخٖيهِ﴿٣٤﴾

34. O gün kişi kardeşinden kaçar.

Ferrâ-yefirru: Kaçmak firar etmek demektir. Mefer: Kaçacak yer demektir. Fakat o gün kaçacak yer yoktur:

يَقُولُ الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ اَيْنَ الْمَفَرُّ

“İşte O Gün insan haykıracak: “(Eyvah!) Nereye kaçayım?”. (Kıyamet, 10)

وَاُمِّهِ وَاَبٖيهِ﴿٣٥﴾



35. Annesinden ve babasından,

وَصَاحِبَتِهٖ وَبَنٖيهِ﴿٣٦﴾



36. Eşinden ve çocuklarından,

Sâhibetihi: Kişinin nikâhında bulunan hanımıdır. Sohbet (arkadaşlık) : İki arkadaştan birinin diğerinden faydalandığını ifade eder. Bu anlamda, Sahibe zeydun Amran ve sahibehu Amrun (Zeyd Amr’a, Amr’da ona arkadaşlık etti) denilir. Kelimenin aslı “hıfz” (korumak) mânasına gelir. Sâhibekellâhu (Allah seni korusun) denilir. Ve Enbiya Sûresi 43. âyet buna delil gösterilir. İşte bu anlamlardan dolayı eşe de bu isim verilmiştir.

Benîhi: Kişinin evlatlarıdır. Burada bir sıralama yapılmıştır. Ve en uzaktan başlanmıştır.

لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنٖيهِ﴿٣٧﴾



37. O Gün her birinin durumu kendisi için yeterli bir endişe kaynağı olacak.

Şe'n: Bu kelime "hal ve durum" anlamına gelmektedir. Ayrıca bu kelime sadece büyük ve önemli işler için kullanılır. (krş Rahmân 29) Şe’nun yuğnîhi: Başkasıyla ilgilenmekten alıkoyan meşgale demektir.

Sahha kelimesinden de belli olduğu gibi insanların beyinlerinde patlayacak, insanların kalplerine ve kulaklarına çarpacak, yürekleri yerinden oynatıp, gökleri yarıp parça parça edecek, dağları ufalayıp tuz buz edecek, yıldızları yerlerinden söküp sağa sola atacak, güneşin ve ayın defterini dürecektir. Ve insanları hedefini şaşırmış ne yapacaklarını, nereye gideceklerini bilmez bir vaziyette kelebekler gibi sağa sola uçuracak olan kıyametin, o müthiş gürültüsü geldiği zaman. O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, karısından, oğlundan, kızından kaçacak. Neden? Çünkü o gün herkesin başını aşkın derdi vardır, herkesin kendine yetecek meşguliyeti vardır. Herkes kendi başının derdine düşmüştür. Kimsenin kimseyi düşünecek mecali de yoktur, zamanı da yoktur. O gün kimse kimsenin hatırını soramayacak, kimse kimseyle ilgilenemeyecektir. Herkes kendi başının derdine düşecektir.

Hz. Aişe annemizden rivâyetle Resûlüllah şöyle buyurdu:

“İnsanlar kıyamet gününde yalın ayak ve çıplak olarak haşr olunacaklardır.” Dedim ki:

“Ey Allah’ın Resûlü, kadınlar ve erkekler bir arada haşr olacaklar ve birbirlerine de bakmayacaklar mı?” Resûlüllah şöyle buyurdu:

“Ey Aişe, orada durum, birbirlerine bakmaya imkân bırakmayacak kadar dehşetlidir.” (Müslim)

Neden hanımı ve çocukları kişiden değil de, kişi hanımından ve çocuklarından kaçacak? Bunu cevabı şu âyette saklıdır. “Kendinizi ve yakınlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan tarifsiz bir ateşten koruyunuz” (Tahrim 6). Bu emri dinleyip dünyada sorumluluktan kaçan kocalar ve babalar, ahirette hanımlarından ve çocuklarından kaçacaklar. Onların yüzüne bakamayacaklar, “bizi ateşten niye koruyamadın?” sorgulamalarına muhatap olmak istemeyeceklerdir. Bir önceki âyet sorumsuz çocuklarında, sorumluluklarını yerine getiren anne-babalarından kaçacaklarını ifade eder. (İslamoğlu)

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ﴿٣٨﴾

38. Bazı yüzler vardır, o gün mutlulukla parıldayacak,

Esfera: Işıklandırdı, aydınlattı, ağardı anlamlarına geliyor. Musfira: Aydın, parlak. Sevinçten parlamış olan, pırıl pırıl parlıyor demektir. Bu sevinç ve huzur alametidir. O gün yüzler kendileri için Allah katında bulunan zaferi, nimetleri bilirler ve pırıl pırıl parlarlar. Bu yüzler müminlerin yüzleridir. Sevinçlerinden gülerler.

ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ﴿٣٩﴾



39. Güleç ve sevinçlidir.

Müstebşirah: Müjdeli bir haber alan kimse gibi mutluluk içerisinde demektir. Bu mümin kullar cennet nimetlerini, Allah’ın ikram ve rızasını gördükleri, daha fazla nimetlere erişeceğine dair müjdelendikleri için güler, sevinir. Devamlı nimetler içinde olup mutludurlar. Gönüllerindeki neşe, sevinç yüzlerine vurmuştur.

Âyette kast edilen yüzler, cennetlik oldukları kendilerine bildirilen insanlara ait olacaktır. Burada yüzlerin anılması “parçayı anarak, bütünü kast etme” kuralı gereğidir; maksat ödülü hak edenlerdir. Yüzün sevinçli olması sahibinin huzurlu oluşunu ifade etmektedir.

وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ﴿٤٠﴾

40. O gün yüzler de vardır; üzerlerini toz toprak (bürümüştür),

Ğabera: Toz ve dumandır.

تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌ﴿٤١﴾



41. Her yanını karanlık kuşatacak,

Veya “Karardıkça kararacak”



Rehika: Kuşatmak, kaplamak anlamına geliyor.

Katera: Siyahlık ve karanlık mânasınadır. Ateşten yükselen siyah duman, yüksek bir yerden inen ve yerden yükselen toz demektir. Bu cümlede, ahirette kendilerine isabet eden korkunç hal ve belanın şiddetinden facir kâfirlerin yüzlerinin simsiyah kesileceği anlatılmıştır. İbn-i Abbas tutulma ve siyahlıktır, demiştir. (krş yunus 26)

O gün telaş ve panik içinde kaçışan mutsuzlar olacağı gibi, yüzlerinden mutluluk akan bahtiyar insanlar da olacaktır. Yukarıdaki âyetler, bu insanların mutlu veya mutsuz olduklarının yüzlerinden anlaşılacağını haber vermektedir.



اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ﴿٤٢﴾

42. İşte bunlar, hakikati inkâr eden ve yoldan sapan sorumsuz kimselerdir.

Küfür ve kâfir kelimelerinin ne anlama geldiği Kâfirûn Sûresinin tefsirinde açıklanmıştı. Ancak kısa da olsa hatırlatmakta yarar görüyoruz. Küfür kelimesinin esas anlamı “örtmek” demektir. Bu anlamdan hareketle, erişilen nimetleri yok sayarak teşekkür etmemeye küfür (nankörlük) denilmektedir.

Fücur: Bu kelime dilciler tarafından “Şakku setri’d-diyanet (diyanet örtüsünün yırtılması, çatlaması)” olarak ifade edilmiştir. Bu şekilde din-iman örtüsünü yırtıp atanlara facir denir. Bu kelimenin çoğulu da füccar veya fecere şeklinde ifade edilir. İmanın dışa yansıması nasıl ki “takva” ya da “amel-i Salih” ise, küfrün dışa yansıması da “fücur”dur. Kelime bu âyette müttakı’nin zıttı olarak kullanılmıştır.


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©www.azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə